Pages

10 Temmuz 2009 Cuma

Cuma sabahı...

Bu sabah güne güzel başlamak istedim. Sabah biraz geç kalksamda annemin yoğun çabalarıyla uyandım. Kahvaltımı ettim. Dağınık odamda etrafa saçılmış kıyafetlerime uzun uzun baktım. Bir süredir giymediğim siyah keten pantolonumu ve üzerinede krem rengi bir yüzücü giydim. Hafif bir makyaj yapıp kokularımı sürüp çıktım evden. Tam kapıdan çıktım bir kat merdiveni indim babam seslendi arkamdan, aşağıdan bende ona seslendim, “geç kalıyorum baba buradan söyle..” dedim. “Yukarı çık biraz” dedi. Homurdanarak çıktım merdivenleri. “ ne oldu baba” dedim. “neden hoşçakal demeden gidiyorsun” dedi beni süzerek hatta ben merdivenlerin tamamını çıkmadığım için beni görebilene kadar evden dışarı çıktı. Şaşırdım ve ürperdim. Ben çok nadir evden çıkarken hoşçakalın derdim, en azından babama. Ne söyleyişimde ne de söylemeyişimde bir anlam olmadı şimdiye kadar. Özellikle değildi yani, yada bir alışkanlık değildi. Gereksiz yere sinir yaptım, homurdandım. “tamam kızım, tamam” dedi ve içeri girdi. Bu defa hem ona hem kendime kızdım. Onun durup dururken yaptığı alınganlık ve benimde fevri tepkim sabah sabah canımı sıkmıştı. Zaman ve hayat onu böyle yapmıştı. Parmaklarının kesilmesinden sonra işleri eskisi gibi yolunda gitmedi. Babam sanatkar adamdı. İşinden aldığı zevki ve kazandığı ekmeği sanatındaydı. Emekli oldu. 48 yaşındaydı ve emekli olduğu gün bütün gençliğini kaybetmişti. Kendini evde oturan işe yaramaz bir ihtiyar gibi hissetmeye başladığını düşünüyordum. Onun için bişeyler yapmalıydım. Bu akşam arkadaşlarla taksime gitmeyi planlıyordum ama iptal edip, babamla tavla turnuvası yapmak daha keyifli geldi. Hem onu hemde kendimi mutlu edebilirim böylelikle. Yaşım ilerledikçe yer değiştirmeye başlıyoruz galiba. Evin tek çocuğu olmanın, sanılanın aksine ne kadar sorumluluk ve olgunluk istediğinin hep bilincindeydim ve bu da benim, onların evin çocuğu benimse bir ebeveyn gibi hareket etmemi gerektiriyordu. Bu düşüncelerle işe geldim. Eşyalarımı masama bırakarak terasa çıktım. Kızlar çay içiyordu. Şirkette aktivitesi bol bir terasımız var. Çeşitli oyunların, yer minderi ve armut koltukların bulundğu ve çardak altında istirahat etmemiz için aynı zamanda boş vakitlerimizde kitap okuyabileceğimiz bir alana sahibiz. Bu yüzden işe başlamadan motivasyonumuzu dengeleyebilmek için mesai sattimizden en az yarım saat erken gelmemiz gerekiyor. benimde 20 dakika gibi bir sürem vardı. Odaya girdiğimde herkes dışarı çıkmış bir tek Nazlı beni bekliyordu. Ekip içerisinde bir tek birbirimizle anlaşıyorduk, çıldırtan dedikodular, hasetlikler ve kıskançlıkların karşısında dayanışabiliyorduk. İş yerindeki en yakın arkadaşım diyebilirim onun için. Terasta çayımızı içtikten sonra odamıza döndüğümüzde masamda bir paket buldum. Kısa bi an içinde aklımdan bir sürü şey geçmişti. Bu ayın performans birincisi değildim ve takım liderimiz asla böyle bir jest yapmazdı. Paketi elime alır almaz gözlerimi Nazlı’ya çevirdim refleks halinde. Gülümsediğini gördüm. Paketi açtım. İçinden çok güzel bir Fenerbahçe kalemliği çıktı. İnanılmaz derecede mutlu oldum. Bütün gözler üzerimizde ve sıkıntılı bir sessizlik oldu odada. Sesimizdeki dostluğun ve yüzümüzdeki gülümseyişimiz kıskanç bakışların hapsindeydi. Koşarak yanına gittim ve sarılıp teşekkür ettim. İğreti çalıştığım bu işte şimdiye kadar hiç bu kadar mutlu olduğumu ve biri tarafından sahiplenildiğimi hatırlamadığımı düşündüm. Hediye seçerken sıradan bir kalemlikte alabilirdi, değeri önemli değildi, tuttuğum takıma ne kadar önem verdiğimi düşünmüş ve özellikli bir hediye olmasıda çok daha anlamlı kılmıştı bunu.
Yaklaşık bir saatin içinde işten kaytararak ara ara bu satırları tamamlamaya çalıştım. Yazmak istediğim, paylaşmak istediğim daha çok şey var ama zamanım yok ne yazıkki, ve malesef hep bu kıt zamanlarda geliyor içimdeki bu yazma isteği..
Öpito;)

3 yorum:

Büşra Akdoğan dedi ki...

bence babanı hemen ara. Sabah bağırdığım için özür dilerim bu akşamı beraber geçireceğiz de. Sevdiklerimizi son görüşümüzün hangisi olduğunu bilemiyoruz.

delirapunzel dedi ki...

haklısın büşracım, bende aynısı düşünüyorum ama böyle bir korkulu düşüncemi ona yansıtmakta istemedim arayarak. sanırım akşamı beklesem daha iyi olacak. içim çok sıkıntılı, bi an önce eve gidip ailemle olmak istiyorum

Gizem dedi ki...

insanların hayatları dışardan bakıldığında ne kadar birbirinden farklı görünse de aslında ne kadar da aynı şeyleri yaşadığımızı görmemi sağlayıp içimi ürpertti bu yazın...
babanın kendini işe yaramaz hissetmesi-benim babamın kendini amaçsız hissetmesi ve evde ben çocuk olmama rağmen hem anneme hem de babama psikologlarıymışım gibi davranma zorunluluğum ve bunun bendeki baskı/sıkıntısı...onlar rahatça sıkıntılarını yaşarken benim yaşadığım ama gizlediklerimi bilseler önce şaşkına sonra da deliye dönerler hrld..
eğer yapabiliyorsan onları çok sevdiğini göster ; çünkü bence bunu bile gösterebilmek müthiş bişey..