Pages

26 Ocak 2012 Perşembe

uzun bir aradan sonra... merhaba....

neredeyse 1 yıl olmuş, buraya uğramayalı. o kadar değiştiki bir çok şey, bir yabancının hayatına bakar gibi bakıyorum yazdıklarıma... kayıplarım var. çok büyük kayıplar, olmaz dediklerim oldu, gitmez dediklerim gitti. güzel şeyler de oldu elbette. aşk gibi, sevgi gibi, tutku gibi, koşulsuz şartsız sadakat gibi.... belki de yeni sayfaların hatrına yazmalıyım tekrar dedim.

akşama görüşmek üzere.... :)

26 Şubat 2011 Cumartesi

Dengesiz Replikler

Bir sinema filmine gidip gitmeme hikayesi, yazışma aynen şu;

Arkadaş: -güzelmiydi?
ben: -daha gidemedim. belki yarın.
Arkadaş: belki gelirim benide ara giderken.
ben: tamam yarın öğlen gibi ararım.
Arkadaş: ben bu gece giderim heralde.
ben: DENGESİZ misin?

?????

Bir ölüye medyanın son kurşunu!

Bu güne kadar Defne ile ilgili tek kalem çizttirmedim. Hiç bir habere yorum yapmadım. Üzüntümü de, kızgınlığımıda mümkün olduğunca dile getirmek istedim. "Ay çoğğ üzüldüm yaağğ" kisvesi altında profil fotoğrafları oldu,  çok namuslu! (ki kime göre neye göre?!) başyazarların bu günde ne yazsam dertlerine derman edip, kalemleri içlerine kaçasıca yazılara yorumlara, "Hımmm aslında şöyleymiş böyleymiş yok efendim su testisi..." ( kadar kafanıza taş düşsün) gibi çirkince yazılar ve yorumlara mağruz kaldı.

Şimdi ben bu yazıyı yazarken, Defne'yi çok sevdiğim için mi yazdım?  "pek eğlenceliydi, deli dolu kızdı yazık oldu diyerek, kör gözü ölünce badem, kel başı şimşir tarak yaptığım için mi? Hayır hiç biri değil! Sağlığında da benim için sıradan biriydi, bir insan, bir kadın, işini kendince iyi yapan, özel yaşamı kendine mahsus, bana göre herkes gibi biriydi. Bir çocuğu olduğundan, kocasının kim olduğundan bile haberim yoktu. Bu yazıyı yazıyorum çünkü az önce ....... Gazetesinin internet sitesinde insan hayatına ve en önemlisi bir ölüye saygısının sınırlarını zorladığını gördüm.
"Defne'nin aile albümünden çok özel fotoğraflar", "Defnenin hiç görülmemiş, gün ışığına çıkmamış fotoğrafları"
Adı üstünde "aile", "özel" gibi kavramları başlık yapmışsın! Tamam kabul, evine girip gizlice almamışsın bu fotoğrafları, belli ki yakınları ulaştırmış, ama ayıp be kardeşim!
Fotoğraf konusunda hassas bir insanım, kendi fotoğraflarımda dahil olmak üzere insanların bu konuda mahremiyet hakkı olduğunu düşünürüm. Kendi kişisel sokak ve insan temalı  fotoğraf çekimlerimde mümkün olduğunca izin almaya dikkat ederim. Diyeceğim şu, herkesin bazı kaygıları vardır, bir çok insanın beğenmediği fotoğraflarını (özellikle facebook içinde) kötü, uygunsuz yada herhangi bir sebepten beğenmediği halini herkes görsün istemez. Belki silmez yada sildirmez, ama bu fotoğraflar "çok özel", ya da "aile" diye bildiğimiz alanlarda saklanır anı arşivlerimizde. Gayri ihtiyari baktım, hepsi gayet gündelik ev halleri, aile halleri. Hayatta olsaydı elbetteki istemeyecekti bunların yayınlanmasını -ki yaşamında da kimse böyle sansasyonel bir ranta ihtiyaç duymayacaktı. Bu (her kim olursa olsun) ap açık ölüye saygısızlık değilde nedir? Sorarım!!

Asıl ayıp, asıl günah içimizde, ruhlarımızda.
Ve biz Defne'nin ardından, onun gibi nicelerinin ardından, bu pislik çukurunda, bu rant yatağında, bu adi medya ile  yaşamaya devam ediyoruz. Evet ben, az önce Defne'nin belki de görülmesini hiç istemediği fotoğraflarına bakan ben de dahil!

Yeni ölümler, yeni kayıplar, yeni şöhretler.... Bütün açlığımız ve hayvansallığımızla sizi izlemeye devam edeceğiz.... Sizde bizi izlemeye devam edin.... Edin ki görün ardınızdan en yakınlarınızın bile nasıl çirkinleştiğini, ölünüzün birileri tarafından nasıl zevk, nasıl çıkar ve ne kadar para ettiğinizi!!!

Buna kimseyi dahil etmemek için, basın kuruluşunun ismini ve linkini belirtmiyorum, yazımı etiketlemiyorum!

24 Şubat 2011 Perşembe

Küf Project - Muzur Gerilla Gururla Sunar....



Küf Project!

Kendileri  Ankara'nın muzur gerillaları oluyorlar. Çeşitli eylemlerle beğenmedikleri, çoğunluğun dile getiripte suskun kaldığı olmazlara manzara konduruyorlar. Çokta güzel yapıyorlar. 

Küf Project, aslında dünyanın başaramadığını yapıyor. Kan dökmeden, insan öldürmeden, savaşmadan, çirkinleşmeden de eylem yapılabildiğini gösteriyor. Dünyanın çeşitli yerlerinde bu tarz gruplar mevcut. Newyork ve Londra'da benzer eylemler yapan banksy gibi. Türkiye'de de görmek şahsım adına beni memnun etti. Şimdilik sadece Ankara'da kendilerini gösteren Küf Project'i derhal İstanbul'da görmek hatta desteklemek isterim. Bilmeyenleriniz, duymayanlarınız kaldı mı bilmiyorum ama kalmaması açısından burada da yaptıkları eylemleri paylaşmak istedim. 

İlk eylemleri zamanın en gözdesi olan hatta  comodore 64'te oynanabilen oyunun kocaman ağızlı kahramanı pacman ile ankara kaldırımlarına bir ayar çektiler.  


Tunalı Hilmi Caddesi üzerindeki 3 adet duraklama yapılmaz tabelasını yekpare bir sticker hamlesiyle barış işaretine çevirdiler, mesajları ise şuydu;



"
Tüm alevilere, sünnilere, şeriatçılara, laiklere, emeklilere, emo’lara, artistlere, ateistlere, metalcilere, damarcılara, punklara, memurlara, sağcılara, solculara, bilumum futbolculara..

Savaşmak yerine sevişmeyi tercih ediniz,
Hepinize “bir orman gibi kardeşcesine” günler dileriz.
" dediler. 


Yine bunlarla kalmayıp GO PAŞA tabelasını, manidar bir şekilde TOSUNPAŞA'ya çevirerek alması gerekenlere bir mesaj daha verdiler. 

En son eylemleri ise, haber bültenlerinde epey ses getiren. Pisuarlı "küçük 1 Lira" yazılı pankartı asmaları oldu.


Pisuar eyleminin ardından yapılan şiirimsi açıklama ise beni benden almıştır;

bi’ pisuarı eksik kuğulu alt geçidi. işe bak!
kalitesiz, çirkin, 3. dünya fıskiyeleri. işe bak!
zincirlerle çevrilmiş, yaya trafiğine kapatılmış meydanlar. işe bak!
açık hava otoparkına çevrilen tunalı hilmi caddesi, yoktan var edilen sektörler, rantlar. işe bak!
en yakını şehir merkezine 20km uzaklıkta bulunan parklar, bahçeler. işe bak!
büyüdüğümüz kaldırımların yerini alan, sıradan, zevksiz alışveriş merkezleri. işe bak!
her seçim öncesi telaşla kurulmuş hayallerin ürünü projeler, asla gerçekleşmeyeceği bilinen fantastik vaatler. işe bak!
fahiş karlarla satılan belediye hizmetleri, işlevsiz demir yığınları. işe bak!
hafızasını kaybetmiş, ruhunu yitirmiş bir kent.
ve karşınızda avrupa konseyi ödüllü şehir (!), ankara.
işe bak! işe!
büyükşehir küçük 1 tl

Tüm bunları yaparken bütün hazırlık aşamalarını bir backstage ile kayıt altına almayıda unutmamışlar. Kendilerini tebrik ediyor, ve en kısa zamanda Türkiye geneline yayılmalarını özellikle büyükşehirlerde! eylemlerine devam etmelerini rica ediyorum. "Eğer buralara gelirseniz malzeme bol gençler" diyerek selam ediyor gözlerinden öpüyorum. 


Tosun Paşa

Küçük 1 Lira!


İncir Reçeli



bu güne niyetlenmiştim ama yarına kaldı.
fragmanından anladığım kadarıyla kasevtli ve sıkıcı bir izlenim bıraksa da bende çekici bir melankolisi var filmin. birde müzikleri tabi.
izleyipte kızın sırrını söyleyenin taaaaaa......... :) bilginize :)

23 Şubat 2011 Çarşamba

Bir Kadını Tanımak

Bir kadın tanımak...

Bütün gel-gitleri, kaprisleri, küçük şımarıklıkları, korkuları, şaşkınlıkları, hercailikleri, hayal kırıklıkları, aşkları, terk edilişleri, başarıları, başarısızlıkları, kurnazlıkları, saflıkları, çocuk ağızları, şirinlikleri, küçük yalanları, büyük itirafları, kocaman yürekleri ile kendi olmaya çalışan kadınları tanımak...

Bir kadını sevmekle baslar her şey ama, bir kadını tanımakla varılır hayatın sırrına. Bir kadını tanımaya soyunmak zor ama keyifli bir yolculuğa çıkmaktır. Dört mevsimi bir yürekte buluşturur, bu yüzden de sürekli şaşırtırlar. Sürprizlerin ardı arkası kesilmez. Zordur anlamak onları. Benzemek gerekir anlayabilmek için belki de! Kendi zekasını hatırlatanları sever, sevgisini göstermekten ürkmeyenleri, sürprizlere hazırlıklı olanları bir de. Muson yağmurları gibi yağarken, Sahra' da çöl fırtınası koparıp ardından güneş olup ısıtabilirler. Dedim ya bir dünyadır kadınlar, yürekleriyle konuşan, gözleriyle gülen...

Bir kadını sevmekle başlar her şey ama, bir kadını tanımakla anlaşılır, hayatın
sırrına ancak aşkla varılacağına. Sevgi arsızıdır kadın. Verdiğinden daha
fazlasını isteme bencilliğini gösterecek kadar sevgi arsızı... Bu yanını doyurunca şımaracağından korkanlar, birlikte çoğalacaklarını bilmeyenlerdir. Bir kadını sevmekle başlar her şey ama, bir kadını tanımakla kanat çırpılır özgürlüğün bütün maviliklerine. Kendine inananlara, aşka inananlara koşar. Hem yaman bir aşk avcısı, hem de
engebeli yollarda koşmaktan bitap aşk yorgunudur kadın. Bir kadını sevmekle baslar her şey ama bir kadını tanımakla çıkılır keyifli serüvenlere. Hayatla dalga geçmesini bilir kadın, tıpkı kendiyle dalga geçmesini bildiği gibi. Ağız dolusu gülüşlere teslim olur. Bir kadını sevmekle başlar her şey ama bir kadını tanımakla tanık olunur
tutkuların gücüne. Göze alandır kadın. Çekip gitmeyi, sahip olduklarından
vazgeçmeyi, karşılık beklememeyi...

Mücadele eder, kızar, bağırır ama hep sever. Dedim ya bir dünyadır kadınlar, yürekleriyle konuşan, gözleriyle gülen... Yüreğini sevgiye açan ve sevmekten korkmayan bütün kadınlar gibi... Şimdi bir düşünün, kaç kadını değil bir kadını tanıyabildiniz mi bugüne değin? ? ?

Tanrı, kadınlara geçmişi ve geleceği, erkeklere ise yaşadığı günü armağan etti, kadınlar geniş bir zamana yayıldıkları için huzursuz, erkekler daracık bir zamana sıkıştıkları için anlayışsız olurlar.

Ahmet Altan

Tam Zamanı

Yemek de boş içmek de. Hatta yeri gelmeden sevişmek de.
Tam zamanında öpmelisin mesela güzel gözlünü. Tam zamanında söylemelisin sevdiğini, gözlerinin içine baka baka.
Bisikletinin gidonunu tam zamanında çevirmelisin; düşmemek için. Tam zamanında frene basmalı, tam zamanında yola koyulmalısın....
Tam zamanında okşamalısın başını o üzüm gözlü çocuğun, hıçkırıklar tam dizilmişken boğazına, tam ağlamak üzereyken.
Tam zamanında koymalısın elini omzuna, en sevdiğin dostunun babası öldüğünde.
Tam zamanında tutmalısın düşerken, üç yaşındaki sehpaya tutunan çocuğu.
Tam zamanında acımalı yüreğin, Afyon'da Hasan Ağabey' in evi yıkılınca başına. Evsiz kalınca çoluk çocuk; ki uzatasın elini bir parça.
Tam zamanında açmalısın kapını, hayatına girmek isteyenlere. Tam zamanında çıkarmalısın, sevginden şımarmaya başlayanları.
Tam zamanında affetmelisin kardeşini; biliyorsan yüreğinde kötülük olmadığını. Seni gecenin üçünde arayıp da, kafasının iyi olduğunu söylediğinde.
Tam zamanında öğretmelisin oğluna; gerekiyorsa yumruk atmayı: Tam burnunun üstüne tiksinmeden pisliğinden, yukarı mahallenin sümüklü bebesi, misketlerini zorla almaya çalışırsa.
Tam zamanında bağırmalısın, acıyınca bir yerin. Tam zamanında gülmelisin, Kemal Sunal küfür edince filmin bir yerinde.
Tam zamanında yatmalısın; yola çıkacaksan ertesi gün ve arabayı kullanan sensen; sana emanetse çoluk çocuk ve kendin.
Tam zamanında bırakmalısın içmeyi; son kadeh bozacaksa seni ve üzeceksen birilerini; ertesi gün hatırlamayacaksan.
Tam zamanında ayrılmalısın misafirliklerden.
Tam zamanında konuşmalı, tam zamanında şarkı söylemeli, tam zamanında susmalısın.
Tam zamanında terk etmelisin gerekiyorsa, annenin babanın evini. Tam zamanında başka bir şehre gidip, ayaklarının üzerinde durmaya çalışmalısın.
Tam zamanında dönmelisin memleketine.
Tam zamanında için titremeli, tam zamanında âşık olmalı; deli gibi sevmelisin güzel gözlünü.
Tam zamanında toplamalısın oltanı; belki de seni şampiyon yapacak en büyük balığı kaçırmadan.
Tam zamanında yaşlandığını hissetmeli, tam zamanında ölmelisin; ıskalamak istemiyorsan hayatı.

Haydi, şimdi kalk bakalım; silkin şöyle bir: At üzerinden hayatın yorgunluğunu; vakit zannettiğinden daha az. Haydi, kalk bakalım: Şimdi YAŞAMAK ZAMANI
Can Yücel
(Gecenin bu saatinde, belkide TAM ZAMANIDIR diye paylaşmak istedim)

20 Şubat 2011 Pazar

çarşı depresyonda!

sabah sabah, daha doğrusu öğlen öğlen sinirlerim bozuldu arkadaş! malumunuz bu akşam Fenerbahçe - Beşiktaş maçı var, bana göre ezeli derbi olmayan bu maçta beşiktaşlıların (bakınız eziktaşlılar demiyorum ısrarla) holigan çarşı ruhu yine hat safhaya ulaşmış tavan yapmış durumda. en yakın arkadaşlarımdan Zeyno'yu aradım önce, geçen akşam Kiev karşısında ki mağlubiyetleri ve kaptanları Üzülmez'in  kovulması! sonucunda düşen morallerine hakikaten üzülmüştüm.  bu sabahta gayet halisane duygularımla aradığım arkadaşıma "bu akşam için bol şans" diledim. kendisinden aldığım cevap "ben size şans dilemiyorum" oldu. aha o dakka tepem attı, bizim şansa ihtiyacımız olsa -hele helede şu anki durumu göz önünde bulundurursak her yönden dibe vurmuş bi takımın taraftarı söylüyor bunu- zaten ben sana şans dilemem. niyetim esprili bir şekilde tamamen fair-play çerçevesinde moral vermekti. bu sefer bende aldığım cevap karşısında saldırıya geçtim, karşımdaki eziktaşlı arkadaşta her zaman olduğu gibi belden aşşa vurabildiği tek nota "29 sene oldu be oha fenerbahçe" den çıkış yapmaya başlayınca, bende ona, bu marşla beni ezemezsin bu marşın orjinali "6 tane atılır mı be oha fenerbahçe.. dir daha güçlü bi yerden çıkış yap" karşılığında aldığım cevap yine gayet ezik ve ezikliğin verdiği saldırı ruhuyla, hatta en iyi savunma saldırı mottosuyla, "beni tahrik edeceksen kalbini kırarım" diyerek üste çıkmaya çalışarak telefonu yüzüme kapatma meylinde bulundu. böyle yani. tamamdır, olmuştur bu takım şimdi dimi? bence olmuştur abi.
eğer bu yazımı okuyorsan kanka, bilki sana bu gün çok öfkeliyim, maçın sonucu her ne olursa olsun seninle bu günkü telefon görüşmemizin bir benzerini daha yapmak istemiyorum.

futbolla kızsal kaprisleri birbirine karıştırmayacak kadar laik bir fenerbahçe taraftarıyım. ama bu yaptığınla tam bir çarşı duruşu sergilediğin için bende sana futbol taraftarı etikliği ve ahlakı üzerine biraz yontulmanı öneririm. yoksa çarşı pazar delikanlıyı bozar bilesin!!

neyse akşama gelecek olursak, bu gece maçı yine diğer bir beşiktaşlı arkadaşım papatya ile izleyeceğim. ufak çapta bi sofra eşiliğinde sakin ve galibiyetle sonuçlanan bir gece diliyorum.

18 Şubat 2011 Cuma

hay bin depresyon!!

son zamanlarda sürekli bir evde oturma hali, camdan bile kafayı uzatmaya üşenme hali var üstümde. ah ah nerde o  taksim beyoğlu ortaköy kuruçeşme gecelerinin aranan delirapunzeli. 

geçenlerde bi alışveriş merkezinde mağazalara bakarken fark ettim. eskiden gece dışarı çıktığımda giyeceğim türden kıyafetler bakardım kendime, şimdi ne yapıyorum biliyor musunuz? evde giyebileceğim türden pijamalar eşormanlar, pofuduk terlikler falan bakıyorum, üstelik acımasızca alıyorum bunları! yaşlanıyorum azizim.

az önce bir mesaj daha aldım bir kız arkadaşımdan "akşam balancta özlem tekin var gidelim mi?" diyor, hiç cezbetmiyor bile. kılımı kıpırdatmaya niyetim yok. hatta tüm bu eve kapanma durumumun ispatı olarak durmadan puzzle yapıyorum. kendimi puzzle parçalarının arasında kaybetmiş şuursuzca kendimi bırakışımı resmediyorum.

saçlarımı boyamam gerekiyor, hafiften seyreden beyazlarım ve kırılmış uçlarım var, umrumda değil.
gidip görülecek yerler, çekilecek fotoğraflar var, hevesim yok.
okunması gereken kitaplar, izlenilmesi gereken filmler var, uykuya sığınıyorum.
aranacak sorulacak dostlar var, ama kalp kırıklıklarım daha çok.


bütün bu mutsuzluğumun gerçekten ciddi bir sebebi yok! insanlar nelerle uğraşırken ben şımarıkça kendimi cezalandırıyorum...

kim bilir belki bahar gelir, pencereden güneş girer,  çiçekler böcekler falan şenleniveririz. 
olamaz mı? olabilir :)))

DeliRapunzel'in Blog Macerası ve İstasyon Cafe

Çoğu blog yazarı gibi benimde ilkokul ve ortaokul yıllarında günlüklerim vardı. köşe bucak sakladığım. heyecanla yazardım, ajandalar doldurdum hala hepsi duruyor. kağıda deftere yazmanın keyfi başkaydı. uzun bir süre adapte olamadım klavye üzerinde yazmaya. blogla tanışana kadar word belgelerinde biriktirdim günlüklerimi.

bir gün bloggerle tanıştım. herkesin okuyacağı bir alanda yazmak, günlük tutma heyecanını bambaşka bir noktaya taşıdı. 2008 de başlayan blog macerası bana çok şey kattı. kendime bir ayna yaptım. yazdıkça kendimi daha iyi tanıdım, okuyanlarla kendime farklı çerçevelerden bakabilmeyi öğrendim. zamanla arkadaşlıklar dostluklar buldum. sanal bir dünyada gerçekten daha gerçek insanlar tanıdım. 

dertlerimi, hüzünlerimi, sıkıntılarımı, sevinçlerimi aşklarımı paylaşırken, o sanal dediğimiz insanlar çoğu zaman hayatımda sanal olmayan "gerçek!" insanlardan daha samimi daha objektif oldular. eleştirilirken de sevilirken de, sövülürken de yüzde bin beşyüz hissettim samimiyeti ve menfaatsizliği. 

yollar, yıllar, aşklar, çeşitli iş maceraları, dostlar ve anılar biriktirdim. ağlarkende yazdım, sarhoşkende. dişimdeki çöpüde yazdım, yüzümdeki sivilceyide. bazen aylarca elim gitmedi klavyelere, arayan soran mail atan "nerelerdsin?" "iyimisin?" "herşey yolunda mı, yaşıyormusun?" diye merak edenlerim oldu. bu duygu paha biçilemezdi. yakıp yıkan ayrılık acılarımda bana yol gösteren ışık tutan, silkeleyip kendime getirenlerim oldu. farklı şehirlerde farklı mekanlarda aynı ekrana bakarak birlikte gülümsediğimiz dostlarım oldu. 
burada olmak sadece yazmak değildi elbet, insan okuyucu oldum. insanlar hayatlar okudum. hiç kimsenin yüzünü gözünü merak etmedim, altında imzasına bakmadan kim olduğunu bildiğim yazarlar oldu. hepsini sevdim. 

zamanla kendi blogum bana yetmez oldu, bir istasyonumuz olsun istedim. adını istasyon cafe koyduk. bu maceraya başlarken, bana fikir eşliği yapan deli manyak güzel arkadaşım Lolla's oldu. ve daha sonra sayesinde tanıdığım Cemo benim ihmalkarlıklarımın emektarı,  blog yazarları istasyonumuzun en önemli yapı taşı oldu ve hep birlikte bu günlere getirdik. Nerden başladık nerelere geldik. 

Aslında konuyu şuraya bağlayacaktım. Hepimizin bildiği gibi İstasyon Cafe'ye yeni yazarlar katılıyor, gün geçtikçe tazelenen yazar kadromuzla daha da güçlenip güzelleşiyoruz. Hayatın her alanından bir renk bulunan, her an her şeyin yazılabildiği, gündeme ve gündelik hayatlara, edebiyattan,  etkinliklere, sinemadan müziğe magazine bir çok yazı paylaşılan, blog dünyasının güzel isimlerini bir arada tutan bir hareket meydana getirdik ve daha da güzel yerlere geleceğiz. 

Gelelim asıl bahsetmek istediğim konuya;
kapımız herkese açık olduğu gibi, blog dünyasının gizli kahramanlarına da yeni bir kapı olmak niyetindeyim buradan. bundan sonra sık sık keşfedilmemiş yazarların blogların tanıtımını yapacağım.  o kadar çok gün yüzüne çıkmamış fark edilmemiş ama yazılarını okumaya doyamadığım blog var ki, bunları gün yüzüne çıkarmanın zamanı geldi. sizlerinde keşiflerini bana bildirmeleri, ortaya çıkarmak istediği cevherleri delirapunzel@gmail.com yada istasyoncafe@gmail.com adresine link atmanızı rica edeceğim. 

son olarak aramıza katılan arkadaşlarımıza da buradan HOŞGELDİNİZ demek istiyorum, Maya, Efendisiz ve Mehmet'te kendi blogları ve yazıları ile birlikte bundan sonra cafemizde olacaklar. blog dünyasına ve cafemize hayırlı  uğurlu olsun efendim :)

17 Şubat 2011 Perşembe

aşk tesadüfleri sever evet ama mutlu sonları asla

Geçtiğimiz hafta Aşk Tesdüfleri Sever" i izledim. Papatya ile birlikte gittik. uzun zamandır görüşmüyorduk, ve uzun zamandır birlikte sinemaya gitmiyorduk. ikimizinde beklediği bu film bende tamamen önyargı oluşturmuştu. bunun sebebi ise fragmanlarıydı. fragmanlarında hayatımın filmlerinden biri olan 2003 fransız yapımı jeux d'enfant ın çakması gibi geldi. kendi kendime sinirlendim "yok artık onun da mı çakmasını yaptılar izlemicem işte" diye. Türkiye deki ismi "cesaretin var mı aşka?" olan bu film beni uzun süre etkisi altına almış, nadir filmlerden biriydi. bu yüzden çakmasına, çalıntı haline tahammülüm olamazdı.  tabi bütün homurdanmama rağmen yine de merak ettiğim için ve belki ön yargımın da gereksiz olduğunu görebilmek için izledim.  nitekim öyle oldu. iki filmde ki tek ortak nokta "hazine kutusu" ve "çocukluk aşkı"ymış meğer. çok sevindim ve çok ta beğendim. oyunculuklar çok iyiydi. altan erkekli, şebnem sönmez ve ayda aksel her zamanki gibi işlerinin hakkını vermişler. henüz izlemeyenler olduğu için ve izleyenlerinde senaryo hakkında yeterince yorum yapıp, herşey gibi bunu da çok çabuk tüketip yiyip bitirdiğimiz için hikayeden bahsetmek istemiyorum. ama teknik anlamda yazmadan geçemeyeceğim bir kaç nokta var, birincisi, dönem filmlerinde insanın gözüne gözüne sokulan detaylar bu filmde oldukça doğaldı. nostaljiyi gebertmemişler. mesela özgür'ün çocukluğundan itibaren gelişim gösteren bir müzik seti skalası var. üç ayrı döneme ait müzik setlerini dekor olarak kullanırken, bunların geçtiği dönemleri çok iyi tasfir etmişler. mesela ses kaydı yapan o minik kaset çalar, benimde çocukluğumda vardı. sonra ortaokul dönemimdeki o iki yanında biitişik kolonlu hem radyo hem kaset çalar, ve son olarak ergenlik dönemimizden itibaren bir salon eşyası olarak kullanılan kabinli müzik setleri. işlenişleri gerçekten çok keyifliydi, izleyen herkesin, en çokta 80lerde çocukluğunu 90 larda ergenliğini yaşayanların, bir aşk filmi izlemekten ziyade yakın geçmişlerine yolculuk etmeleri kaçınılmaz olmuştur. kaçırılmadan sinema keyfinde izlemenizi tavsiye ederim.

Soundtrack lere gelecek olursak, tek kelimeyle non stop dinlenebilir, tek şarkılık değil hepsi ayrı ayrı kulağa değer türden. 

filmden aklıma yapışan notlar.
  • deniz'in dedesini evde ölü buldukları sahne (6 yaşımdayken annemle bir gün eve geldiğimizde bizde dedemi koltukta ölmüş bulmuştuk, son nefesini vermek için beklemişti resmen. boynuna sarıldığımda son nefesini vermişti. denizden farklı olarak ben o kadar aptal değildim. ölümle ilk defa tanışmama rağmen dedemin öldüğünü hemen bi bakışta anlamıştım. bu yüzden filmdeki nefesimi tutarak ağladığım benim için en zor sahneydi)
  • deniz'in sevgilisine yaptığı ayrılık konuşması.... hiç o kadar dürüst oldum mu hatırlamıyorum ama "başkası mı var?" sorusu ile de hiç karşılaşmadım. 
  • özgür'ün fotoğraf makinesini satıp arkadaşıyla gitar aldığı sahne. (bende 16 yaşındayken babamın aldığı cep telefonumu satıp arkadaşımla gidip gitar almıştık. son durak mı? tabiki fotoğrafçılık :)
ooo baya da bir tiyo vermişim neyse, geri kalanları da bana kalsın.... :) 

son olarak; aşk tesadüfleri sever evet ama mutlu sonları asla!!!!

15 Şubat 2011 Salı

bir gönderilmemiş mektup daha....

biliyor musun sana hiç kızamıyorum, hatta çok kızdığımı sandığım zamanlarda bile aslında sonradan çok üzülüyorum. öfkeme hiç bir zaman sesini çıkarmıyorsun ya, her aradığımda sanki sana onca lafı söyleyen ben değilmişim gibi konuşuyorsun ya işte o zamanlarda daha çok üzülüyorum. içinde bulunduğun durum beynini uyuşturuyor ve ben buna kahroluyorum, belki de sen bana kızmayı akıl bile edemiyorsun o seni uyuşturan şeylerle... yanında olmayı öyle çok istiyorum ki, elinden alıp o zıkkımları ağzını yüzünü dağıtmak geliyor içimden. ama buna izin vermiyorsun lanet olası. sana yardımcı olmama izin vermiyorsun. utanıyorsun biliyorum. bunu söyleyecek kadar hatta. yıllar bende de hiç bir şeyi değiştirmedi, hala seni koruyup kollamanın derdindeyim. radyoda çalıştığımız yıllarda da sevgilim değil çocuğum gibiydin, üniversite için gittiğin o uzak şehirde bile, sırf derslerine ve okuluna yoğunlaşman için terk etmiştim seni. güzel güzel ayrılmıştık, yormamıştık birbirimizi hiç, hiç kavga etmedik, kırmadık kırılmamıştık. hep saygılı, hep sıcak ve hep seviyeli kalmıştık. uzun yolculuklarımızda uzun bacaklarınla sığamazdın otobüs koltuklarına, üşürdün. üzerimde ki şalı örtmüştüm bir defasında üzerine yol boyunca gözümü üstünden ayırmamıştım. biz seninle her şeyden öte çok iyi arkadaştık. ve zamana inat o büyük aşkı sadece el ele tutuşarak yaşamıştık. senden sonra kimsede bulamadığım masumiyet hep dilimde kaldı yıllarca.... 
bu ara kime baksam sana benzetiyorum. yıllardır hiç eskimeyen çocuk yüzün, utangaç tavırların, sanki herşey yolundaymış gibi gözlerinin içinin gülümseyişi onca şeye rağmen hiç değişmedi. o zamanlarda böyleydin, hala aynısın... tek farkın damarlarında, kanında ve beyninde gezen o mikrop. 
günlerdir seni yeniden tedaviye başlatabilmek için türlü planlar kuruyorum. bu gün nihayet bana güzel haberi verdin. çarşamba sabahı, yepyeni tertemiz bir hayat için adım atacaksın ve ben senin yanında olacağım güzel yüzlüm. üzülme ve korkma. esir kalmana izin vermeyeceğim. bu gece ve bundan sonra da, bütün dualarım desteğim ve varlığım seninle olacak...
***kıyamam  sana....

9 Şubat 2011 Çarşamba

bugunlerde çok içiyorum. sağlıksızım. bazen cok bazen az uyuyorum. bi türlü ortayı bulamıyorum. emniyette değilim. her an bi araba carpabilir, nefesim kesilebilir, kafama bisey dusebilir, ölebilirim. bu günlerde oldukça sinirliyim. atarımın giderimin bini bin para. herkes istedigi an gidebilir, dur'aksizim. kararsızım, net değil flu gibiyim. bu günlerde sevgisizim, kalabaliklarimda yapayalnızim. sorgusuz sualsiz sorumsuzum. bu günlerde bıkkınım, pepes etmeye meyilliyim. heran herseyden vazgeçebilirim. . . her an bir delilik yapabilirim. . .

3 Şubat 2011 Perşembe

son gelişmeler....

nereden başlayacağımı bilemiyorum. bomboş hayatımın gündemi o kadar yoğun ki, görünürde hiç bir şey yapmıyorum ama kafamın içinde milyonlarca şey var. hızlı başladığım takı tasarım çalışmalarından çabuk sıkıldım. kaldırıp attım. sonra da eve kapattım kendimi. televizyon ve bilgisayar ekseninde dönüp duruyorum. bir tarafım asosyallikten çürümeye yüz tutmuşken bir yanımda hayat o kadar hızlı akıyor ki yetişemiyorum hiç birşeye...

Geçtiğimiz hafta Celly İstanbul'a geldi. İlk buluşmamızla Türvak'ın sinema tiyatro müzesine gittik. İnanılmaz bir arşiv vardı. Eski sanatçılar, eski sinema makineleri, fotoğraf makineleri, hepsi muhteşemdi. en çokta fotoğraf makinelerinden alamadım kendimi. Savaş makinesi gibiydi hepsi. Yasak olmasına rağmen gizli gizli cep telefonumuzla fotoğraflarını çekmekte ayrı bi keyifti :) ancak bu sergide hiç hoşuma gitmeyen durumlar vardı. bunları ayrıca bir başlık altında paylaşmayı düşünüyorum.

Sonrasında geniş ailemiz bir araya geldi, Celly'nin her gelişinde toplanırız yemek yeriz.  Ama bu sefer bir amacımız daha vardı. Mısır'daki dedemizden miras kalmış onu paylaştık :) şaka şaka, yani dedemizden kaldığı doğru du ama Mısır'dan falan değil. Zaten işin o kısmı da çok komikti. Miras işinin bütün prosedürlerini büyük amcam yani Celly'nin babası halletti. Parayı pay ederken de çok komik anlar yaşandı. Bütün kardeşler ve bütün kuzenler bir aradaydık. Paralar pay edilirken herkes birbirine "aaa olmaz bak bu senin hakkın bana 50 kuruş fazla geçti" "aaa valla olmaz sen o kadar uğraştın masraf ettin bu senin hakkın" "ya ama senin şu borcun vardı al bunu sen kullan", "yok valla olmaz senin bu paraya daha çok ihtiyacın var" gibi kelimeler havada uçuştu. Babannemde küçük amcamla yaşadığı için okuma yazma bilmemesi ve para harcaması gereken  hiç bir şeye de ihtiyacı olmadığı için onun hakkına düşen parayı sayıp babanneme verirken de çok eğlendik. hayatında ilk defa bu kadar yüklü bir paraya tek seferde kendi başına sahip olan babannemin tepkileri ilginçti. hepimizin bu parayı babannemin ne yapacağı merak konusuydu. parasını tek tek saydım, paranın rengini ve adetini söyledim eline verdim. o anlar çok komikti. her kafadan bi ses çıktı ne yapacağına dair ama babannem sır vermedi :) "ben işimi biliyorum siz karışmayın" dedi. Benimse tek korkum evde kalmış kız torunları (Celly ve ben) için çeyizlik bir şeyler alıp bu parayı çul çaput çetik dantel örgü gibi şeylere harcayacak olması :) çünkü üç ayda bir aldığı bütün maaşını genelde bu şekilde değerlendiriyor kendisi :)
neyse o akşam bütün bu miras muhabbetinin üzerine düşündüm ve sevgili geniş aileme şunu söyledim. "bir mirası pay ederken bu kadar eğlenen, ve kendisinden önce diğer aile bireylerinin ihtiyaçlarını gözeten, kardeşlerin kendi aralarında bu kadar dayanışabildiği başka bir aile görülmemiştir" ve bu lafımın üzerine hepimiz gülerek muhabbetimize devam ettik :))

malumunuz şu sıralar çalışmıyorum. aylar önceden teklif aldığım bir iş vardı. Almanya Ankara ve İzmir merkezli bir haber kanalının İstanbul haber merkezi için görüşmek istiyorlardı. daha önce Ankara'ya çağırdılar gidemedim, sonra İstanbul'da görüşmek istediler yine o zamanlar çok yoğun olduğum için görüşemedim. en son İzmir'e davet ettiler geçen hafta, yine bir takım aksilikler yüzünden gidip görüşemedim, o konu da şimdilik hava da kaldı. bir hayır var ama anlamış değilim. sonuç: hala işsizim!

ve asıl bomba..... Papatya ile barıştık. Şurada yazdığım konu ile ilgili görüşmüyorduk. tam 97 gün sonunda iletişime geçtik. yirmiiki yıllık çocukluk arkadaşından vazgeçemiyormuş insan. Bu konuyu da burada fazla eşelemeden ayrı bir başlıkta daha sonra yazmak istiyorum.



ve haftanın son gelişmesi olarak ta Zaganos Paşa ile yapmayı düşündüğümüz Ankara çıkarması az önceki telefon görüşmemiz ile bir hafta sonraya rötarlanmıştır. Sevgili Cemo ve Lolla'yı da ziyaret edip kısa bir haftasonu kaçamağı yapıp, İstanbul'daki streslerimizden uzaklaşıp yollardan hırsımızı almayı planlamıştık. tabiki planımızdan vazgeçmiş değiliz. haftaya bi aksilik çıkmazsa gitmeyi düşünüyoruz. hatta ve hatta önce arabayla gitmeyi düşündüğümüz seyahatimizi daha sonra otobüs ve en sonunda da trenle gerçekleştirmeye karar verdik. Çok keyifli bir yolculuk olacağından hiç şüphem yok.....

bu arada keçi gribine tutulmuş bulunuyorum millet! yaklaşık 20 gündür üzerime yapışmış bu hastalıkımsı gribimsi lanet şey dün akşam yoğun bir şekilde kendisini gösterdi. hayır yatak döşek yatırıp beni kendimden geçirse daha mutlu olacağım. ama sadece üst solunum yollarımın tıkanması, beraberinde baş ağrısı ve nöbetler halinde vuku bulan sıtma ve şiddetli halsizlik hissinin tam geçti dediğim anda yeniden başlaması beni canımdan bezdirdi.  sabırsızlıkla bu hastalıkımsı şeyden kurtulmayı bekliyorum....

şimdilik benden bu kadar, daha odamı toparlayıp küçük çapta bir temizlik yapmayı düşünüyorum. akabinde dışarı çıkıp fatura ıvır zıvırları için bankalara gitmem gerekiyor. nasıl gözümde büyüyor anlatamam.
hadi çok oyalandım..... öperim...

19 Ocak 2011 Çarşamba

hadi gözümüz aydın işten ayrıldım!

uzun zamandır yine yazmayışımın sebebi bi hayli çalkantılı geçen günlerim oldu. işten ayrıldım çünkü emeklerimin karşılığını madden ve özellikle manen bulamadım. büyük bir hayal kırıklığı içerisinde bu delidumrul gibi çalışma haline son verdim. işimi seviyordum ama kırgınlıklarım çok birikti... arkadaşla dostla bu tarz işlerin yürümeyeceğini çoktan bilmeliydim halbuki...
yaklaşık bir hafta oldu, bu bir haftalık süreçte bi kaç arkadaşın doğum günü kutlamasını yaptık, biri sürprizdi çok eğlendik. arkadaşı iş yerinden alıp doğumgünü mekanına götürmek oldukça zahmetli ve maceralıydı.
sonrasında ise kendimi eve kapattım. eve kapatırken de bundan çok yıllar önce uğraştığım takı tasarımına heves sardım. benimle birlikte zuzu da bu işe merak sarınca kilitlendik. benim bundan bir beş sene önce bir dükkanım vardı hem takı atölyesi hemde çeşitli abidik kubidik şeyler sattığım bir dükkan. bu dükkan da fazla yaşaadı tabiki başarılı! iş hayatım içerisinde. ama o zamanlardan kalan tonla malzeme vardı. hepsi tozlanmış kutularda öylece bekliyordu. çıkarttım onları yerlerinden zuzuyla oturduk bir dünya takı tasarladık. Amerika'da yaşayan bir arkadaşımız orada satmak için bizden de sipariş isteyince iyice gaza geldik. eminönüne gidip ilave malzeme için bir sürü şey aldık, şimdi oturduk bütün vaktimizi takı yaparak geçiriyoruz. bir kaç güne kadarda bunun için bir web sitesi yapmayı planlıyorum, sonrası kısmet falan....


böyle işte.

şu an çok şiddetli baş ağrısı yaşıyorum. "rapunzel yine kayıplarda!" diyenlere durum bilgisi vereyim dedim....

öperim.

8 Ocak 2011 Cumartesi

Bugun orda da cumartesi mi? Sende beni, benim kadar ozledin mi? F.D.

7 Ocak 2011 Cuma

Sorunsalım şudur ey ahali; Evli Erkekler!


Uzun zamandır kafamı meşgul eden bir konuyu ele almak istedim. 2010 yılı benim için çeşitli hengamelerle geçti, bir sürü şey yaşadım, bir sürü şeyi yaşayamadım, başıma gelenle gelemeyenler, değişiklikler, radikal kararlar, inişli çıkışlı bir iş hayatı, kaybedilen dostluklar, yitirilen inançlar, yeniden kazanılan umutlar, başlangıçlar, mucizeler… mucizeler…. Ama ilk defa hayatımın bir dönemine bir konu damgasını vurdu.

Sorunsalım şudur ey ahali; Evli Erkekler!

Gelecek yıllarda, 2010 denildiğinde aklıma ilk gelecek şey evli erkeklerin hayatıma musallat olma çabaları olacaktır. Etrafımda, gerek iş gerek sosyal ve arkadaş çevremde olmak üzere iyi niyetle sadece selam verdiğim ne kadar evli erkek varsa hepsi bir şekilde hayatıma girmeye çabaladılar. Biri önce olayı trajedisine bağladı, önce dost sohbetleri, uzun uğraşlar aile ve özel yaşantısından bahsedememeler daha sonra çözülmelerle kendini açık etti. Hepsinin derdi, zavallı kalplerinin(!), duygusal ve tensel anlamda bitmiş ama kağıt üzerinde hala evliliklerinin devam ediyor olmasıydı. “Evliyim ama buna evlilik denmez” diye başlayan cümlelerinde geçen “ama” lar, “rağmen”lerle daha da zavallılaşıyordu.

Yılın son altı ayında tanıdığım üç erkekte de aynı sözler, aynı yaşanamamış heyecanların hezeyanları ve açgözlülükleri vardı. Kendi anlattıklarının dışında (ki doğru analizlerde bulundum hep) aslında kurulan cümlelere, yapılan mimiklere, beden dillerine, yaşam tarzlarına ve kalitelerine baktığında güzel giden evlilikleri vardı. Çünkü hiçbiri de ayrılmanın eşiğinde değildi. Deliler gibi düşkün oldukları çocukları vardı, sadece evlerinde onları bekleyen, yemeklerini yapan, kahırlarını çeken, yıllardır üzerinde emekleri olan, onları adam eden, cemiyete sokan eşlerinin adı geçmiyordu. Çünkü bilinçaltlarında yatan, o her şeye “rağmen” adileşmiş aidiyet duygusu onları esir alıyordu. Ve yine hepsinin ortak noktası, iş güç kariyer sahibi, 30-35 yaş üstü erken evlilik yapmış, erken baba olmuş olmalarıydı. Üçüncüsünden sonra hepsini bir potada topladığımda birbirlerinin fotokopileri gibiydiler.

Birini kendimden uzaklaştırmadan muhabbeti kesmeden önce, karısı ile arasını düzeltmesi için sebepler yarattım. Saçma bir sebeple annesinin evine yolladığı, daha sonra çocuğunun bu durumdan etkilenerek vücudunda çıkan alerjik hastalıkların sebebi olduğunu ailesine bir şans daha vermesi gerektiğini defalarca anlattım. Bunu nasıl bir ruh haliyle kendime vazife edindim bilmiyorum. Sonra bir gün bana karısını ve çocuğunu evine getirdiğini söyledi. Hala şikâyetçiydi ama sonrasında bütün irtibatımı kesip benimle hiçbir şey yaşayamayacağını o kalın kafasına sokması için fazla uğraşmadım. Bir daha telefonlarına çıkmadım.

Diğeri de aynı sebeplerde ve aynı şartlarda bi adamdı. Bununla biraz daha ciddi bir iş ilişkimiz olduğundan mütevellit hiç uğraşmadan savıştırdım etrafımdan. İşin içinde iş olunca pençelerimi ve dişlerimi göstermekten çekinmedim, çünkü ısrarı ve çirkinliği halinde zarar görecek olan ben değil kendisi olacaktı.

Sonuncusu biraz daha geniş takılan bir amcaydı. Ona da ilk hamlesinde “üzerime alındım” durumu oluşturmamak için aptala yatıp, söylediği ve söylemeye çalıştığı şeyleri anlamazlığa gelerek arkadaşlık boyutunda kalsın, tavrımı düşüncemi duruşumu kendini aşmadan anlasın istedim. Anlatamamışım meğer! Ağzını açar açmaz biletini kesip uzaklaştırabildim.

Şimdi bütün bunlar sorun değil aslında. En fazla niyetini anlayınca yine bu yaptıklarım gibi söyleyeceğini söyler, hayatından tek kalemde çıkarırsın, bir daha aynı sokaktan bile geçmemek üzere. Evet hiç sorun değil. Gerçekten.

Ben bütün ardından kendimi sorgulamaya başladım. Bir yerde hata yapıyordum ama nerde yaptığımı bir türlü anlayamıyordum. Gelebilecek bütün hamlelere ve tekliflere tam anlamıyla gardımı almış, tepkimi koymuş olduysam da, onları bana getiren sebebi kendimde aramaya başladım. Sonraları düşündüğümde tüm bunların, 26. yaşımın 2. yarısında oluşmaya başladığını gördüm. Olaya toplumsal boyutlarda baktığımda, evlilik yaşımın gelmiş hatta geçmiş(!) olarak görüldüğü, çalışan, hayatını kazanmaya çalışan, belirli bir sosyal yaşantıya sahip olup, özgüveni olan bir kadının, evli bir erkeğe hayır demeyeceği mi düşünülüyordu? Ve etrafıma şöyle bir baktığımda, yaşıtlarım ve 25 ila 35 yaş arasında ki bütün evlenmemiş bekar yada boşanmış kadınların da aynı şeylere maruz kaldığını gördüm…

Şimdi bu evli erkeklere cevap vermeyen kadınlar yok mu? Var elbette, burada deşmek istediğim sadece erkekler değil. Çünkü sana gelmeden önce, yollarından istediklerini elde ettikleri kadınlar geçmiş. dolayısıyla sana da bakışları “ya tutarsa”  şeklinde oluyor. Ve yine hep söylediğim gibi, “bir kadının mağduriyetine aslında yine başka bir kadın sebebiyet veriyor”

Ben ne yazarsam yazayım, ne söylersem söyleyeyim bu konunun içinden çıkamayacağım. Anlamadığım, anlamak istediğim ve ısrarla kabul etmeyip savunduğum hayat çizgimde yoluma çıkan çakıl taşlarından sıkıldım… Bütün kadınlar adına….

Not: bu yazıyı hiçbir feminizm duygusu, duygusalı içermeden, maksadın sadece erkeklere sövüp sövüştürmek olmadan, herkesin kendi kapısının önündeki çöpü temizleyerek daha temiz bir yaşama sahip olacağımıza inandığım için yazdım.

Delirapunzel.

5 Ocak 2011 Çarşamba

Bazen

bazen, en sevdiğin şarkıyı dinlerken onu niye sevdiğini bilmezsin.  
bazen, "üçü bi arada" olmayabilir, şekersiz de güzel olur.  
bazen, hayat sandığın kadar zor değildir.  
bazen kendine yalanlar söylemek için şizofren olman gerekmez.  
bazen sigaran biter bu çok sinir bi durumdur, gecenin bir yarısı açık bakkal bulamazsın mesela.. uyursun!.  
bazen televizonda güzel bir film olmaz.  
bazen rüya göremezsin bu çok anormal bir durum değildir.  
bazen bir hafta boyunca hiç çakmağın olmaz, sürekli insanlardan ateş istersin, evde sigaranı ocaktan yakarsın, bu  durum insanı kendinden bıktırabilir. 
bazen okuyacak kitap bulamazsın eski kitapları tekrar okursun.  
bazen kim ararsa arasın telefonlara cevap vermezsin, bi anlamı yoktur, bu bir trip değildir. 
bazen anneni daha iyi anlarsın, anne olman gerekmez. 
bazen herşey anlamını yitirebilir, ama tekrar bulabilirde... olur öyle arada.  
bazen aşık olduğunu zannedersin, bu geçici bişeydir. 
bazen aslında hiç aşık olmadığını düşünürsün, bu da bi süre sonra kalıcı birşeydir. 
bazen herşey olabilir, bazen hiç bişey olmaz.  
bazen hayat biter. bunun bi açıklaması yoktur. 
bazen saçmalarsın böyle... bunu sık sık yapabilirsin. 
delirapunzel
08.04.2010

4 Ocak 2011 Salı

kaytarmak lazım bazen!

bu sabah çok tuhaf bi kararsızlıkla uyandım. uyandığım ve uykum açıldığı halde yataktan çıkmak istemedim. üzerimdeki işler biraz hafiflediği için önce yatakta biraz keyif yaptım. sonra "amaaan bu gün biraz gç. gideyim" dedim. biraz takıldıktan sonra kalktım giyindim hazırlandım, sonra kahvaltı ederken iyice sukoyverdim "amaaan bu günde gitmeyeyim" deyip eşşeği iyice çayıra saldım...

evde oturdun da ne yaptın dersen hiç bişey yapmadım. sadece işe gitmek için giydiğim kıyafetleri değiştirip tekrar pijama terlik moduna geri döndüm. birde öğlen yemeği için de üstün bir üşengeçlik sergileyerek annemle dışardan yemek söyledik. birazdan da çay demleyip miskinliğin ve ev keyfinin dibine vurmayı düşünüyorum.

bu arada biraz da istasyon cafe ile ilgilendim. blogumuzda uzun zamandır bir hareket heycan olmadığını farkettim. aramıza yeni bir yazar arkadaşımız da katıldı bu arada, henüz kendi blogu yok ama zaganos olarak istasyon cafe de yazmayı başladı.. ilk  yazısı nı da buradan okuyabilirsiniz. ona buradan da tekrar kocaman bir hoşgeldiiiiiiiin diyorum :)

20 Aralık 2010 Pazartesi

insan olmak yetmiyor... superman olmak lazım bazen....

iki aydır aralıksız nefes almadan çalışıyorum neredeyse. ve 30 günün sonunda ilk defa izin kullandım. işyerindeki ekip arkadaşlarım delirmeme ramak kala yalvaryakar izin kullanmamı istediler. bir an düşündüm ve 30 gün non stop çalışıyor olmanın verdiği androidlikle durup insan olduğumu hatırladım. "sahi ya! ben dinleneyim bu pazar dimi!" dedim. ve pılımı pırtımı toplayıp erken saatte eve attım kendimi. bu dinlence gününde yorgun olanın kafam mı yoksa bedenim mi olduğuna karar veremedim. nefes aldığım sürece kafam dinlenmeyecek belki ama ruhumu dinlendirmem de giderek zorlaşıyor.
neyse, iş güç kovalamaca derken sahi ben size işe başladığımı bile bunca zaman yazmamışım. daha önce de freelancer çalıştığım, fotoğraf ve görsel hizmet veren firmanın genel koordinatörlüğünü yapıyorum. bildiğin kendimi hayatımı gecemi gündüzümü işe adamış durumdayım. malum iş hayatına çook uzun bir ara vermiştim. bu tempo bana acaip iyi geldi.
velhasıl bu gün evde kendi pcmle, ailemle yatağımla yorganımla, odamdaki dağınıklıkları toparlamakla geçti günüm. yarın yeni bir gün beni bekliyor. herkese sıkıntısız stressiz bir hafta diliyorum....
öperim.

1 Aralık 2010 Çarşamba

mektubum var sana...

seni aramıyorum... sormuyorum. çünkü haklı kırgınlığımı yaşıyorum. onca yılın hatrına senden bir özür bile gelmedi.  parmağını kıpırdatmadın gönlümü almak için...
oysa ben her gün odamdan kaldırdığım fotoğraflarını-fotoğraflarımızı sakladığım yerlerden çıkarıp bakıyorum. öfkeyle...
annem ve babama hala görüşmediğimizi söyleyemiyorum. seni ne çok severler bilirsin.  kendi kızlarından ayırmazlar. sen ankara'da okurken annemle senden laf açıldımı "özledim cadı'yı, gelsin de ona katmer yapayım" der ağlardı.
biliyor musun ben hiç ağlamadım o geceden beri. beni doğumgünümde öylece bırakıp gittiğin o geceden beri... sahi çok eğlendinmi o akşam o adamla? asıl kutlamaya katılamadığın için bana jest yapıp birlikte geçireceğimiz bir akşam planlamıştın değil mi? en sevdiğimiz mekanda yine kız kıza gönlümüzce eğlenecektik... olmadı dostum, adamın biri gelip seni kandırdı. sana gitme diyemedim belki ama dolan gözlerim de sana bunu anlatamadı. keşke hiç çıkmasaydık o akşam. gündüz alışveriş yaparken ayağım kırılsaydı da gecemizi hastanede yada evde geçirseydik dedim kendi kendime defalarca sonraki günlerde. olmadı dostum, en özel günümde, sana en çok ihtiyacım olduğu bir anda, sıradan tek gecelik bir adamın koynunda geçirmek için geceyi, arkana bakmadan bırakmıştın beni asmalımescit'te...
sen benim kız kardeşimdin. çocukluğum, çocukluk arkadaşımdın. hani hep "nasıl tanıştığımızı bile hatırlamıyoruz, o kadar küçüktük ve hiç ayrılmadık" diye övünerek anlatırdık ya dostluk hikayemizi insanlara, şimdi "nasıl koptuğumuzu hiç unutamıyorum, o kadar büyümüştük ki artık bir arada olmamız anlam taşımıyordu" demek gelse de içimden susuyorum. bazı soranlara hala "dersleri var çok yoğun ondan görüşemiyoruz" diyorum. annanem hala merak ediyor ne zaman mezun olacak bu kız diyor... "onun okulu bitmez üniversitede hoca olacak o hocaa" diyorum. oysa sabırla üniversiteyi bitirip istanbul'a döneceğin günleri nasıl beklediğimi bi ben biliyorum o yıllarda. keşke hala sen ankarada ben istanbulda olsaydık. özlemle telefonlaşıp saatlerce konuşsaydık. ben seni her gelişinde sanki evin yolunu bilmiyormuşsun gibi otogardan karşılasaydım... neyse keşkelerin bir anlamı yok çünkü artık biz diye bir şey yok... 22 yıl nasılda geçmiş dimi. 27 yaşımın en  acı armağını oldun bana. geriye kalan yüzlerce fotoğraf sayısız anı hala nefes alan birlikte yaşattığımız eşyalar ve büyüttüğümüz hayaller. bu gece bunları neden yazdım bilmiyorum. ama evet belki okursan, bil diye özlediğimi... ve yine bil diye özlediğimi sana asla söylemeyeceğimi...

29 Kasım 2010 Pazartesi

rüya

bu sabah uykumdan uyanmakla, uyanmak istememek arasında kalktım yatağımdan. iki sene önce kaybettiğim bebeğim rüyama girmişti yine. uzun süredir uğramıyordu uykularıma.  beşiği vardı içinde uyuyordu. ağlamıyordu hiç. öyle güzeldi ki bembeyaz bir kundağın içinde mışıl mışıl uyuyordu. garip olan bir ismi yoktu. zeyno'nun evindeymişiz. beşikte onun evinde, saklıyormuşum bebeğimi herkesten. bir ara kucağıma alıp emziriyorum. öyle güzel bir duyguydu ki anlatamam. dünyada sanki ondan başka bişey yokmuş gibi bir hisse kapıldım, mis gibi kokuyordu.
çocukkende rüyamda bir sürü çikolatam olduğunu görürdüm,   yatağın içinde elim bomboş uyanınca ağlardım uyandığım ve tüm gördüklerim rüya olduğu için... yine aynısı oldu, oturdum zırıl zırıl ağladım. annem korkulu bir rüya gördüğümü sandı.

hala gözümün önünden gitmiyor... ne kokusu ne yüzü....

19 Kasım 2010 Cuma

ve tavşan, dağa siktiri çeker....

Aslında herşey yolunda. Mucize ile ayrılık aşamasına gelip son anda direkten bir dönüş yakaladık. bir farkındalık halinde yada ikimizde kaybetme korkusu ile bir gece de dokunamadan sarıldık birbirimize sımsıkı. görüşmeyeli tam otuzdört gün oldu. ne zaman uzun süre görüşmesek bir yerden çatlak veriyoruz. ama neyseki çabuk dalgalanıp durulmalar bizi kendimize getiriyor. aslında alıştım da bu duruma, eskiden bir kaç gün bile dayanamazken yokluğuna şimdi daha bir sabırla haftalarca dayanabiliyorum. tuhaf bir şekilde alıştırdım kendimi buna, ama bunu nasıl becerebildim bende bilmiyorum. sabırlı olmayı zeyno'dan öğrenmiştim yıllar önce... bir öğrenci gibi eğitmişti beni dostum. şimdi o bile şaşırıryor bu kayıtsız sabırlı oluşuma... kim bilir belki bir gün vazgeçmeyi de öğrenirim...
aslına bakarsan o kısmı da öğrenmeye başladım sayılır. hayatımda demirbaş sandığım çocukluktan beri koşulsuz bağlılık gösterdiğim bir kaç insanı çıkarabildim hayatımdan geçtiğimiz aylarda. evet acı oldu ama zor olmadı. "demekki acı çekmek değilmiş zor olan, acı çekmeye karar vermekmiş" mottosunu yarattım bu sayede kendi içimde... şimdi daha az yorgun kafam. artık kızacak, kendi kendime öfkelenip içime attığım insanların artıkları yok içimde. yani o dağa küsen tavşan misali, artık dağlar küçüldü, tavşanın dağ ile olan kavgası bitti. düz ovada seke seke kimseye öfke biriktirmeden, incinmeden salınıyorum artık. işin özü tavşan dağa siktiri çekti... isterse yansın bitsin kül olsun...

12 Kasım 2010 Cuma

Yaşamdan geçtim, kentlerden de...

Korkmuyorum artık sessizlikten, dolunayın büyüsünden, ölümlü olmaktan ya da ölümsüzlükten, çevremdeki seslerden ve güneşin doğuşundan ya da sessiz sedasız batışından...

Sakinim. Öylece duruyorum. Yaşamdan geçtim, kentlerden de...

Sınırları aşalı çok oldu ve gülüşlerden geçeli...

Anlamsız konuşmalar dinliyorum artık etrafımda, galerileri ziyaret eder oldum insanların sergilendiği ve kahvelerde oturur oldum, sigara bile içilemeyen, öylesine...

Artık hiçbir yerdeyim...

Harikalar diyarı da yalanmış zaten, öğrendim.
Neyse, en azından adı güzeldi..

9 Kasım 2010 Salı

yaşıyorummm

işte geldim burdayımmm ben bu işte ustayımmmm :)

malum bir süredir blogum kapalıydı. kimseye özel şifre falan vermedim yanlış anlaşılmasın... sadece bir süre kapalı kalsın istedim.... yazacak çok şeyim oldu birikti birikti ve geri geldim....
yoğun, saçma salak bir tempoda gidiyor hayatım... artık öyle bir hal aldı ki artık ben bile akıl sır erdiremiyorum kendime... yanlışlar yapıyorum, bazen doğru kararlar veriyorum, insanlıktan çıkıyorum, seviyorum, seviliyorum, kafama göre takılıyorum, yiyorum, içiyorum, geziyorum, eğleniyorum, ağlıyorum, gülüyorum... velhasıl hep aynı rapunzel işte... bir şekilde yaşıyorum...
hepinizi ve yazmayı çok özledim....
ben
geri
geldim...

26 Ağustos 2010 Perşembe

torpil

Babamın torpiliyle iş görüşmesine gidiyorum... dua edin de olmasın.... Bu yaşımdan sonra, babama sayemde iş buldun dedirtmem ben.

tayyip mayyip ? :)

25 Ağustos 2010 Çarşamba

Kaçak....

Dün Mucize gelmedi yine. Her zamanki gibi bütün planlarımla kalakaldım ortada. Gelmeyince Tunayla buluşup Ortaköy' gittik. Sahilde oturduk, kahve içtik kumpir yedik.... Hiç birşey olmamış gibi davranmaya çalışarak günü bitirmeye çalıştım. Ortaköy meydan da banklarda otururken yanımıza yaşlı bir teyze geldi, havadan sudan sohbet etmeye başladık, hayat hikayesini anlattı bize, keyifliydi de. Eğlenceli, torun torba sahibi 55 yıldır Ortaköy'lü, cıvıl cıvıl bir teyzeydi. Tam kalkarken elimi uzattım tokalaşmak için iyi akşamlar deyip ayrılıyorduk yanından. beni kendine doğru çekti, "sizin için dua edicem, hayırlı bir kısmet bulursunuz inşallah Allah gönlünüze göre versin kızım" dedi. Gülsemmi teşekkür mü etsem ne desem şaşırdım. Tuna "ağlamak istiyorum, bu kadar mı kötü görünüyoruz, kadınla o kadar sohbet ettik bizden çıkardığı bu mu oldu" diye şakayla karışık söylendi.... Hakkaten şaka gibiydi, kız kıza takılınca sadece apaçilerin değil yaşlılarında dikatini çekiyormuşsun demekki. Neyse eve geldim, tam iftar saatiydi, bizimkiler yemek yiyorlardı. Mucizemi arayıp eve geldiğimi söyleyeyim dedim, açmadı....... Sonra bütün gece aramaya devam ettim. Sabah uyandığımda belki çağrılarımı görüp  bi mesaj atmıştır diye telefona saldırdım ama yok, yine aradım yine açmadı.... en sonunda az önce konuştuk, akşam saat 9 da erkenden uyumuş!!!!! ne varnış bu kadar panik yapacak merak edecek!!! Allahım sen aklımı koru, çıldırmak üzereyim. ne yapmaya çalışıyor bilmiyorum. yoksa ben mi kafamda büyütüyorum emin değilim. ama artık iyice sinirlerim bozulmaya başladı. Daha kahvatı etmedim....
aç karnına bir sigara ve dinlediğim bir sezen aksu şarkısıyla yarı ağlamaklı bi halde bunları yazıyorum.
uzun zamandır dinlememiştim böyle şarkılar... fena koydu....

sezen aksu kacak
Yükleyen platin099. - Öne çıkan müzik videolarını izleyin.


bu fotoğrafı dün çırağan yolunda yürürken çektim....  en son onunla birlikte yürümüştüm bu yoldan.....

"bir daha bu yolları aynı hevesle yürür müyüm, kim bilir ne bekliyor kalır mıyım ölür müyüm?" dercesine....