Pages

20 Aralık 2010 Pazartesi

insan olmak yetmiyor... superman olmak lazım bazen....

iki aydır aralıksız nefes almadan çalışıyorum neredeyse. ve 30 günün sonunda ilk defa izin kullandım. işyerindeki ekip arkadaşlarım delirmeme ramak kala yalvaryakar izin kullanmamı istediler. bir an düşündüm ve 30 gün non stop çalışıyor olmanın verdiği androidlikle durup insan olduğumu hatırladım. "sahi ya! ben dinleneyim bu pazar dimi!" dedim. ve pılımı pırtımı toplayıp erken saatte eve attım kendimi. bu dinlence gününde yorgun olanın kafam mı yoksa bedenim mi olduğuna karar veremedim. nefes aldığım sürece kafam dinlenmeyecek belki ama ruhumu dinlendirmem de giderek zorlaşıyor.
neyse, iş güç kovalamaca derken sahi ben size işe başladığımı bile bunca zaman yazmamışım. daha önce de freelancer çalıştığım, fotoğraf ve görsel hizmet veren firmanın genel koordinatörlüğünü yapıyorum. bildiğin kendimi hayatımı gecemi gündüzümü işe adamış durumdayım. malum iş hayatına çook uzun bir ara vermiştim. bu tempo bana acaip iyi geldi.
velhasıl bu gün evde kendi pcmle, ailemle yatağımla yorganımla, odamdaki dağınıklıkları toparlamakla geçti günüm. yarın yeni bir gün beni bekliyor. herkese sıkıntısız stressiz bir hafta diliyorum....
öperim.

1 Aralık 2010 Çarşamba

mektubum var sana...

seni aramıyorum... sormuyorum. çünkü haklı kırgınlığımı yaşıyorum. onca yılın hatrına senden bir özür bile gelmedi.  parmağını kıpırdatmadın gönlümü almak için...
oysa ben her gün odamdan kaldırdığım fotoğraflarını-fotoğraflarımızı sakladığım yerlerden çıkarıp bakıyorum. öfkeyle...
annem ve babama hala görüşmediğimizi söyleyemiyorum. seni ne çok severler bilirsin.  kendi kızlarından ayırmazlar. sen ankara'da okurken annemle senden laf açıldımı "özledim cadı'yı, gelsin de ona katmer yapayım" der ağlardı.
biliyor musun ben hiç ağlamadım o geceden beri. beni doğumgünümde öylece bırakıp gittiğin o geceden beri... sahi çok eğlendinmi o akşam o adamla? asıl kutlamaya katılamadığın için bana jest yapıp birlikte geçireceğimiz bir akşam planlamıştın değil mi? en sevdiğimiz mekanda yine kız kıza gönlümüzce eğlenecektik... olmadı dostum, adamın biri gelip seni kandırdı. sana gitme diyemedim belki ama dolan gözlerim de sana bunu anlatamadı. keşke hiç çıkmasaydık o akşam. gündüz alışveriş yaparken ayağım kırılsaydı da gecemizi hastanede yada evde geçirseydik dedim kendi kendime defalarca sonraki günlerde. olmadı dostum, en özel günümde, sana en çok ihtiyacım olduğu bir anda, sıradan tek gecelik bir adamın koynunda geçirmek için geceyi, arkana bakmadan bırakmıştın beni asmalımescit'te...
sen benim kız kardeşimdin. çocukluğum, çocukluk arkadaşımdın. hani hep "nasıl tanıştığımızı bile hatırlamıyoruz, o kadar küçüktük ve hiç ayrılmadık" diye övünerek anlatırdık ya dostluk hikayemizi insanlara, şimdi "nasıl koptuğumuzu hiç unutamıyorum, o kadar büyümüştük ki artık bir arada olmamız anlam taşımıyordu" demek gelse de içimden susuyorum. bazı soranlara hala "dersleri var çok yoğun ondan görüşemiyoruz" diyorum. annanem hala merak ediyor ne zaman mezun olacak bu kız diyor... "onun okulu bitmez üniversitede hoca olacak o hocaa" diyorum. oysa sabırla üniversiteyi bitirip istanbul'a döneceğin günleri nasıl beklediğimi bi ben biliyorum o yıllarda. keşke hala sen ankarada ben istanbulda olsaydık. özlemle telefonlaşıp saatlerce konuşsaydık. ben seni her gelişinde sanki evin yolunu bilmiyormuşsun gibi otogardan karşılasaydım... neyse keşkelerin bir anlamı yok çünkü artık biz diye bir şey yok... 22 yıl nasılda geçmiş dimi. 27 yaşımın en  acı armağını oldun bana. geriye kalan yüzlerce fotoğraf sayısız anı hala nefes alan birlikte yaşattığımız eşyalar ve büyüttüğümüz hayaller. bu gece bunları neden yazdım bilmiyorum. ama evet belki okursan, bil diye özlediğimi... ve yine bil diye özlediğimi sana asla söylemeyeceğimi...

29 Kasım 2010 Pazartesi

rüya

bu sabah uykumdan uyanmakla, uyanmak istememek arasında kalktım yatağımdan. iki sene önce kaybettiğim bebeğim rüyama girmişti yine. uzun süredir uğramıyordu uykularıma.  beşiği vardı içinde uyuyordu. ağlamıyordu hiç. öyle güzeldi ki bembeyaz bir kundağın içinde mışıl mışıl uyuyordu. garip olan bir ismi yoktu. zeyno'nun evindeymişiz. beşikte onun evinde, saklıyormuşum bebeğimi herkesten. bir ara kucağıma alıp emziriyorum. öyle güzel bir duyguydu ki anlatamam. dünyada sanki ondan başka bişey yokmuş gibi bir hisse kapıldım, mis gibi kokuyordu.
çocukkende rüyamda bir sürü çikolatam olduğunu görürdüm,   yatağın içinde elim bomboş uyanınca ağlardım uyandığım ve tüm gördüklerim rüya olduğu için... yine aynısı oldu, oturdum zırıl zırıl ağladım. annem korkulu bir rüya gördüğümü sandı.

hala gözümün önünden gitmiyor... ne kokusu ne yüzü....

19 Kasım 2010 Cuma

ve tavşan, dağa siktiri çeker....

Aslında herşey yolunda. Mucize ile ayrılık aşamasına gelip son anda direkten bir dönüş yakaladık. bir farkındalık halinde yada ikimizde kaybetme korkusu ile bir gece de dokunamadan sarıldık birbirimize sımsıkı. görüşmeyeli tam otuzdört gün oldu. ne zaman uzun süre görüşmesek bir yerden çatlak veriyoruz. ama neyseki çabuk dalgalanıp durulmalar bizi kendimize getiriyor. aslında alıştım da bu duruma, eskiden bir kaç gün bile dayanamazken yokluğuna şimdi daha bir sabırla haftalarca dayanabiliyorum. tuhaf bir şekilde alıştırdım kendimi buna, ama bunu nasıl becerebildim bende bilmiyorum. sabırlı olmayı zeyno'dan öğrenmiştim yıllar önce... bir öğrenci gibi eğitmişti beni dostum. şimdi o bile şaşırıryor bu kayıtsız sabırlı oluşuma... kim bilir belki bir gün vazgeçmeyi de öğrenirim...
aslına bakarsan o kısmı da öğrenmeye başladım sayılır. hayatımda demirbaş sandığım çocukluktan beri koşulsuz bağlılık gösterdiğim bir kaç insanı çıkarabildim hayatımdan geçtiğimiz aylarda. evet acı oldu ama zor olmadı. "demekki acı çekmek değilmiş zor olan, acı çekmeye karar vermekmiş" mottosunu yarattım bu sayede kendi içimde... şimdi daha az yorgun kafam. artık kızacak, kendi kendime öfkelenip içime attığım insanların artıkları yok içimde. yani o dağa küsen tavşan misali, artık dağlar küçüldü, tavşanın dağ ile olan kavgası bitti. düz ovada seke seke kimseye öfke biriktirmeden, incinmeden salınıyorum artık. işin özü tavşan dağa siktiri çekti... isterse yansın bitsin kül olsun...

12 Kasım 2010 Cuma

Yaşamdan geçtim, kentlerden de...

Korkmuyorum artık sessizlikten, dolunayın büyüsünden, ölümlü olmaktan ya da ölümsüzlükten, çevremdeki seslerden ve güneşin doğuşundan ya da sessiz sedasız batışından...

Sakinim. Öylece duruyorum. Yaşamdan geçtim, kentlerden de...

Sınırları aşalı çok oldu ve gülüşlerden geçeli...

Anlamsız konuşmalar dinliyorum artık etrafımda, galerileri ziyaret eder oldum insanların sergilendiği ve kahvelerde oturur oldum, sigara bile içilemeyen, öylesine...

Artık hiçbir yerdeyim...

Harikalar diyarı da yalanmış zaten, öğrendim.
Neyse, en azından adı güzeldi..

9 Kasım 2010 Salı

yaşıyorummm

işte geldim burdayımmm ben bu işte ustayımmmm :)

malum bir süredir blogum kapalıydı. kimseye özel şifre falan vermedim yanlış anlaşılmasın... sadece bir süre kapalı kalsın istedim.... yazacak çok şeyim oldu birikti birikti ve geri geldim....
yoğun, saçma salak bir tempoda gidiyor hayatım... artık öyle bir hal aldı ki artık ben bile akıl sır erdiremiyorum kendime... yanlışlar yapıyorum, bazen doğru kararlar veriyorum, insanlıktan çıkıyorum, seviyorum, seviliyorum, kafama göre takılıyorum, yiyorum, içiyorum, geziyorum, eğleniyorum, ağlıyorum, gülüyorum... velhasıl hep aynı rapunzel işte... bir şekilde yaşıyorum...
hepinizi ve yazmayı çok özledim....
ben
geri
geldim...

26 Ağustos 2010 Perşembe

torpil

Babamın torpiliyle iş görüşmesine gidiyorum... dua edin de olmasın.... Bu yaşımdan sonra, babama sayemde iş buldun dedirtmem ben.

tayyip mayyip ? :)

25 Ağustos 2010 Çarşamba

Kaçak....

Dün Mucize gelmedi yine. Her zamanki gibi bütün planlarımla kalakaldım ortada. Gelmeyince Tunayla buluşup Ortaköy' gittik. Sahilde oturduk, kahve içtik kumpir yedik.... Hiç birşey olmamış gibi davranmaya çalışarak günü bitirmeye çalıştım. Ortaköy meydan da banklarda otururken yanımıza yaşlı bir teyze geldi, havadan sudan sohbet etmeye başladık, hayat hikayesini anlattı bize, keyifliydi de. Eğlenceli, torun torba sahibi 55 yıldır Ortaköy'lü, cıvıl cıvıl bir teyzeydi. Tam kalkarken elimi uzattım tokalaşmak için iyi akşamlar deyip ayrılıyorduk yanından. beni kendine doğru çekti, "sizin için dua edicem, hayırlı bir kısmet bulursunuz inşallah Allah gönlünüze göre versin kızım" dedi. Gülsemmi teşekkür mü etsem ne desem şaşırdım. Tuna "ağlamak istiyorum, bu kadar mı kötü görünüyoruz, kadınla o kadar sohbet ettik bizden çıkardığı bu mu oldu" diye şakayla karışık söylendi.... Hakkaten şaka gibiydi, kız kıza takılınca sadece apaçilerin değil yaşlılarında dikatini çekiyormuşsun demekki. Neyse eve geldim, tam iftar saatiydi, bizimkiler yemek yiyorlardı. Mucizemi arayıp eve geldiğimi söyleyeyim dedim, açmadı....... Sonra bütün gece aramaya devam ettim. Sabah uyandığımda belki çağrılarımı görüp  bi mesaj atmıştır diye telefona saldırdım ama yok, yine aradım yine açmadı.... en sonunda az önce konuştuk, akşam saat 9 da erkenden uyumuş!!!!! ne varnış bu kadar panik yapacak merak edecek!!! Allahım sen aklımı koru, çıldırmak üzereyim. ne yapmaya çalışıyor bilmiyorum. yoksa ben mi kafamda büyütüyorum emin değilim. ama artık iyice sinirlerim bozulmaya başladı. Daha kahvatı etmedim....
aç karnına bir sigara ve dinlediğim bir sezen aksu şarkısıyla yarı ağlamaklı bi halde bunları yazıyorum.
uzun zamandır dinlememiştim böyle şarkılar... fena koydu....

sezen aksu kacak
Yükleyen platin099. - Öne çıkan müzik videolarını izleyin.


bu fotoğrafı dün çırağan yolunda yürürken çektim....  en son onunla birlikte yürümüştüm bu yoldan.....

"bir daha bu yolları aynı hevesle yürür müyüm, kim bilir ne bekliyor kalır mıyım ölür müyüm?" dercesine....

24 Ağustos 2010 Salı

Ruhum bokunda boncuk arıyor....

bu gün hayat beni delirtti, evet evet şu içinde yaşadığım şeyden bahsediyorum. herşey üstüste geldi yine. sanki anlaşmış gibiler. çok alınganım bu ara, ve işin kötüsü bunun farkındayım ama bişey yapamıyorum. saçımı bozan rüzgara, vızıl vızıl etrafımda dolşan sineklere, yüzümde çıkan sivilceye, kırılan tırnağıma, sokaktan geçen domates pattesçiye, gazı biten çakmaklara bile  küsesim çatasım var. bir mızmızlık bir mızmızlık sorma gitsin. şımarıklıktan değil, valla. içim darlanıyo içim....!!
..... offf neyse yazmicam a.q sıkıldım yatıyorum!!!!

22 Ağustos 2010 Pazar

Bu zevki Teyyip'e yaşatmayalım!!!

Akepe Hükümetinin 7 senelik Orgazmına -Ve Referandum için; Hayır!!!!!

21 Ağustos 2010 Cumartesi

İstasyon Cafe'ye taze kan yazarlar aranıyor...

Sevgili blogger insanları, İstasyon Cafe'mizde çalışacak,  kalemine, fiziğine ve diksiyonuna güvenen, prezenteğbıl, esnek çalışma saatlerine uygun, sektörde en az bilmem kaç yıl deneyimli, yaş sınırı olmayan fekat erkek adayların "ben askere gidiyom bi süre yokum" demeyecek olan, hafif kafası kırık, görmüş geçirmiş, feleğin çemberinden geçmiş, vurdumu deviren kodumu oturtan yazarlar aramaktaryız. Yeni heycanlara taze kanlara ihtiyacımız var. Cafemizi evi gibi benimseyecek, çay kahve yapmasını bilecek, etrafı silip süpürecek masa masa gezip muhabbet edecek yazar arkadaşlarımızı aramızda görmekten onur duyarız efenim.....


Başvurular derhal bizzat ve şahsen tarafımdan yantlanacak ve hemen accountlar verilecektir...

Öperim.

Cafe İşletme Yönetim; Delirapunzel & Cemo

saykolamalar



Sevgili günlük
bügün hiç bi halt yemedim.
sabah kahvaltı ettim.
birçok kez tuvalete gittim
öğlen yemek yedim
bissürü sigara içtim
şuursuzca internette vakit geçirdim
annem bana gerizekalı dedi.
morelmanım çok bozuk.
çok mutsuzum günlük
allah belanı versin
ortaokuldaki günlüklerim senden daha eğlenceliydi!....
idiotlaşmaya başladım korkuyorum anne
savaş çıkacak diyorlar ne bok olacaksa olsun artık anne
ben niye sana sardım bilmiyorum anne!!!

20 Ağustos 2010 Cuma

"yaNlızlık"




mucize;
*aşkım 
ben;
*efendim aşkım
mucize;
*hani demiştim ya
*akşam üzeri işim var diye
*erteleyebilirsem dedim
*erteleyemiyorum
*erken dönmem gerekli
*onun için adapazarındaki işimi halledicem

ben;
*tamam aşkım


.......


neden şaşırmadım acaba? bunu sürekli yapıyor olmasından olabilir mi? neden kızıyorum ki bu kadar, üstelik yazdığı her kelimeyi saniyeler öncesinden tahmin ettiğim halde. ilişkimizin ilk bir ayının sonrası hep böyle olmadı mı? beş defa geliyorum diyorsa dördünde gelememiştir. çünkü ertelenemez işlerimiz var hep, çok çalışıp yorulduğu içinde kalan zamanlarda da dinlenmeye ihtiyacı var. ben sürekli telefonda ve msn de konuşulan sevgili olarak yalnızları oynamaya devam edeyim. "tamam aşkım" deyip susayım. onun için, onu düşünerek aldığım elbiselerim olsun, ama hep arkadaşlarım beğensin, o hiç görmesin, hevesim kaçsın.  kendisi için yapılan saçlarım dağılsın rüzgara karışsın. ojelerimi kemireyim sonra nar çiçeği renginde. yüzüne söylemek istediklerim boğazımda kalsın, içimde patlasın zehir zıkkım olsun. sonra ben onsuz tatile gittiğim için suçlu olayım, ama yine de alttan alayım, yine "tamam aşkım" deyip susayım.

oh olsun kala kalırsın işte böyle kahvaltı masasında zınk diye!!!


"yalnızlık" kelimesini "yaNlızlık" yazacak kadar yanlıştı sana susmalarım.....!!!!

Bütün CV lere kafam girsin!!! Vol. -II-

Dünden beri üzerimde bir yorgunluk, bir halsizlik var. Yüksek voltajlı bir iş görüşmesi geçirdim. görüşmemizin ardından bana ilah, işin pirii, sektörü yalayıp yutmuş hatun muamelesi yapıp, "anlaşamayacağımız bir nokta yok, bizim için uygunsunuz hatta tam aradığımız gibisiniz, bu akşam değerlendirmemizi netleştirip size haber vereceğiz" denilerek kapısından çıktığım... "bu sefer kesin oldu" dediğim kaçıncı iş görüşmesi bilmiyorum. Artık çok yoruldum. hayır, "maalesef siz bize uygun değilsiniz" de gönder, yada bokunu çıkırma. herdefasında şişirilip boşluğa bırakılmış havada savrula savrula duvarlara çarpa çarpa sönen balonlar gibi hissediyorum kendimi. yine aynısı tabiki, ne olumlu ne olumsuz bir yanıt yok.  !!
akşamda kızlarla taksimde takıldık, gece hep beraber görkem de kaldık. akşam üzeride alışveriş için İF avm deydik. yorgunluktan değil ama sanırım hem sıcaklardan hemde sıkıntıdan mıdır nedir bilmiyorum üzerimde bir halsizlik bir titreme var sanki. kendimi hiç iyi hissetmiyorum :((

bu arada yarın sevgilim geliyor, eğer bir toplantısını erteleyebilirse istanbul'da kalacağını söyledi yarın akşam için. erteleyemezse iftardan sonra dönecekmiş. yarın yine hummalı bir hazırlık beni bekliyor, üzerimde ki bu halsizlik geçmezse eğer, zor bir gün ve gece beni bekliyor olacak....

18 Ağustos 2010 Çarşamba

yine bir iş görüşmesi...

Bu gün çok önemli bir iş görüşmesine gidiyorum......

dün gece yine depreştim, artık sabit çalışabileceğim bir işe ihtiyacım olduğu dürtüsü yine dürttü beni. oturup gecenin bir yarısı yine bir sürü yere cv gönderdim. içlerinden biri hemen cevap yazmış.... bünyesinde lojistik, organizasyon ve yayıncılığı barındıran bir grup şirketi. 3 ayrı departman için yönetici arıyorlarmış. umarım kafama yatacak bir iş ve pozisyon olur.

artık nedense sabahları fazla uyuyamıyorum, kaçta yatarsam yatayım sabah dokuzda uyanıyorum, bu harika bişey. günün erken saatlerini değerlendirmek, daha zinde kılıyor insanı. bu yüzden apar topar hazırlanma telaşım olmayacak bu gün, kahvaltımı yaptım, ortalığı toparlayıp akşam için annemin market alışverişi yapıp hazırlanmaya başlayacağım. geçenlerde mango dan çok güzel keten beyaz elbise almıştım. onu giymeyi düşünüyorum. altına da gümüş rengi topuklu ayakkabılarımı giyersem bir de makyaj aman yarebbim çok güzel olucam :)))
neyse umarım bu günkü enerjimi doğru kullanırım ve herşey yolunda gider...

16 Ağustos 2010 Pazartesi

Kalbim Ege'de kaldı....





Neden geldim İstanbul'a şarkısı eşliğinde avaz avaz döndüm dün gece. En son yazdığım gibi İzmir'e değilde sürpriz bir şekilde soluğu Çanakkale As.sos'ta aldım. İzmir'e gidişim arkadaşlarla planlarımızın uymaması sonucu iptal olmuştu. En yakın arkadaşlarım beni ekerken bende sadece çalıştığım işyerinden yeni tanıdığım bir kaç insanla tatile çıkma çılgınlığına erdim. Çarşamba günü karar verildi, perşembe günü yola çıkıldı. apar topar, sanki yangından mal kaçırırcasına :) ikisi sevgili paşa ve tuti, birde leon ve ben. 4 manyak arabaya atladığımız gibi düştük yollara. yolda yapmadığımız rezillik kalmadı.  ibremiz 170 180 leri gördü, emniyet kemeri hayat kurtardı:) saat başı durup yemek yedik:) paşa nın önce çanakkale merkezdeki evlerine gittik sabaha karşı, orda uyuyp dinlendik, sonrada  öğlene doğru uyanıp paşanın annesinin kaldığı Güzelyalı'da ki yazlık evlerine gittik, seran teyze kahvaltı masasını hazırlamış bizi bekliyordu. Yayıla yayıla güzel bir kahvaltının ardından denize gittik. O akşam paşanın iki arkadaşı daha bize katıldı, akşam üstüne doğru alışveriş yapıp güzel bir mangal sofrası kurduk, yemek faslının ardından da muhteşem deniz manzaralı terasta muhabbete koyulduk. Aldığımız leziz peynir helvasını daha çok yiyebilmek için kavgalar ettik:)) sonrada yakamozun altında minderlerin üzerinde 6 kişi uyuduk. sabah acı bir güneşle uyanırken kimse uykudan uyanır gibi değildi.... ikinci günümüze yine güzel kalabalık bir kahvaltı sofrasıyla başladık. fazla vakit kaybetmeden arabalara atlayıp As.sos'a yola çıktık.
Akşamdan yer ayırttığımız 
Yel.ken plajına gitti bknz : burada da 15 kişi olduk, bütün gün şezlong ve deniz arasında acaip eğlendik... Herşeyi bir kenarda bırakıp bütün sorunları İstanbul'da unutup hayatımın sonuna kadar o şezlong üzerinde yaşayacağıma inandırdım kendimi...:) :( O gece yine ortak kararımız sonucu iskele üzerindeki şezlonglarda geçirmeye karar verdik. sabah kadar süren denize girmeler muhabbet ay ışığı yıldızlar derken gün doğdu. üçüncü günümüzü de yine hep birlikte aynı şekilde bitirdik. yola çıktığım insanları bir haftadır, orada tanıdığım ve tatilimi geçirdiğim insanları saatlerdir tanıyor olmanın tedirginliği ve rahatlığıyla tuhaf, çılgın ve keyifli bir 3 gün geçirdim. Dönüşte Zeyno'ya geçtim. Erkenden de uyumuşum. sabah eve gelmek için yola çıktığımda İstanbul sıcağı trafiği, bütün bırakılmışlığıyla öfkesiyle üstüme üstüme yürüdü.

Bu arada Mucizeyle de kavga ettik daha doğrusu tartıştık, yola çıkarken konuşmuştuk ama gecenin dördünde vardığımızda ben geldim demek için aramamışım diye dünyanın kaprisini yaptı, hala da devam ediyor. Henüz doğru düzgün konuşmuş değiliz, telefondaki sesimiz gayet sevimsiz, ne zaman nasıl düzelir bilmiyorum . Henüz kendime gelmiş değilim tatil sendromundan çıkamadım. Pencereden bile dışarı bakasım yok o derece yani. Heran kafama esip bu sefer tek başıma atlayıp otobüse yine o cennete kaçabilirim yaz bitmeden uzun uzun tadını çıkarmalıyım...


31 Temmuz 2010 Cumartesi

saat 05.00, Telefonda ruh hastası takıntılı bir sapık!!!

Sabaha kadar uyku ile uyanıklık arasında kabus dolu bir gece geçirdim. Uykusuzluk sorunum hep var ama bu defa uykum olduğu halde uykuya geçememe sıkıntısı yaşıyorum. Sabah beş civarı tam dalmayı başardığımda telefonum çaldı. Arayan numara telefonumda kayıtlı olmayan bir numara. Açtım, telefonda kısık bir ses ve kabus başlıyor....
-uyandırdım seni özür dilerim
-evet uyandım
-nasılsın?
(bu arada çok garip bir şekilde, uyku sersemliğiyle sanki tanıdığım biriyle konuşuyor gibiyim, sanki uykuda da değil, narkozdan yeni çıkmış bir hastanın sorulan sorulara bilinçsiz cevap vermesi gibi... kim olduğunu bilmiyorum ama yarı uykulu cevaplar veriyorum)
-iyiyim, sen
-seni çok özledim, evdemiydin bütün gün?
(hala ayılamıyorum -  arka planda rüzgar sesi geliyor, ama ne dediğini tam anlamadığım için tekrar ettiriyorum
-ne.... anlamadım?
-seni çok özledim, seni çok seviyorum.
Ayılmaya başlıyorum yavaş yavaş ve telefonu hiç bişey söylemeden kapatıyorum...

hemen ardından telefonum tekrar çalıyor;
açar açmaz soruyorum, ama hala bilincim yerinde değil tam olarak....

-kafan mı güzel senin?
-hayır, iyiyim seni istiyorum sadece
-????? (o uykulu halime kal geliyor)
-benim ikinci ismi mi söyler misin? ( ona kimsin diye sormak yerine, beni gerçekten tanıyan biri olup olmadığını anlamaya çalışıyorum çünkü bana sadece ikinci ismimle hitap ediyor....)
-boş ver şimdi bunu, yarın Bodrum'a gel, yanıma gel, bütün masraflarını ben karşılayacağım!!!!!!!!!!
işte burda ayılıyorum,
-Ne Bodrum'u lannn, ne masrafı karşılaması manyak mısın???
-Lütfen, buraya yanıma gel, şu an yatağındasın biliyorum, beni hayal et, ben hep seni hayal ediyorum!!!!
Kan beynime sıçrıyor, yataktan fırlıyorum;
-Kimsin ulan sen, tanıyor musun beni?
-Evet, S.....
İyice deliriyorum,
-Bana bak bir daha arayacak olursan senin canına okurum!!!

Saçma salak bi tehdit savurup korkuyla kapatıyorum telefonumu....

Bir anda ter içinde buluyorum yatağın içinde kendimi, saçımı başımı yolacak haldeyim sinirden. Hala kabus mu gördüm yoksa bu telefon konuşması gerçek miydi anlayamıyorum. Telefonumun tekrar arama kayıtlarına bakıyorum, telefon numarasına ve aradığı saatlere bakıyorum. Gerçekti bu kabus değildi. Adamın sesi öyle korkunç öyle psişik öyle sapıkçaydı ki, sanki her an kapıyı açıp üzerime atlayacakmış gibi bir his kapladı içimi. Oturup bir sigara yaktım, kafamı toparlayıp düşünmeye başladım. Kim olabilirdi bu? Kim, kim?? sıradan bir telefon sapığı değildi, İsmimi biliyordu. Saate baktım 6 olmasını bekledim ve Zeyno'yu aradım. 
Benim hiç aklıma gelmeye birini hatırladı. Bu kişi benim bir ay önce kadar yaptığım iş başvuruları için CV mi ele geçiren birinin oradaki bilgilerimle beni önce msn den eklemiş, ve sanki beni tanıyormuş gibi konuşup esrarengiz takılan, ama durmadan hakkımda sorular soran öğrenmeye çalışan adamdı. Çalıştığım işyerleri hakkında sorular sorup kendince yorumlar yapıyordu, en çokta muhabirlik yaptığım haber ajansı hakkında konuşuyordu. Bilgilerime nereden ulaştığını sormama rağmen cevap vermiyordu. Delirmiştim o zamanda. Eğer gerçekten biri Cv mi eline geçirmiş ve buradaki bilgilerimle bana kafayı taktıysa gerçekten tehlikedeydim. Ona sorduğu soruların hiç birine cevap vermeyeceğimi bana gerçekten kim olduğunu ve beni nerden tanıdığını söylemesi için son bi süre verdiğimi eğer söylemezse sileceğimi söylediğimde; "lütfen silme, söyleyeceğim herşeyi anlatıcam ama bana biraz daha süre ver, şu an sadece bodrumda olduğumu söyleyebilirim, geldiğimde anlatabilirim, ama istersen sen buraya gel" demişti. Baktım iş uzayacak, bişey söylemeye niyeti yok ve giderek tuhaflaşmaya başladı, engelleyip silmiştim. aradan belki de yirmi gün geçti neredeyse, tamamen aklımdan çıkmıştı. Zeyno'ya telefon görüşmesini anlattığımda hiç düşünmeden söylediği bu adam olmuştu. Bana internet yoluyla ulaşamayınca, telefon numaramdan ulaşmaya başlamıştı ve bu durumda takıntılı ruh hastası biriydi. Şimdilik ne yapacağımı bilmiyorum ama eğer tahmin ettiğimiz gibi CV mi ele geçirmiş biriyse bu ruh hastası adam, gerçekten tehlikedeydim çünkü EV ADRESİM bile yazıyordu. Bana önce msn den, daha sonra internetten ulaşamayıp cep telefonumdan ulaşmaya çalışmıştı bunca zaman sonra. Korkuyorum ama nasıl önlem alacağımı da bilemiyorum. Birazdan hazırlanıp çıkmam lazım. Ama içim hiç rahat değil bir huzursuzum.... KOR KU YO RUM!!!

30 Temmuz 2010 Cuma

ayaküstü konuşulan son dakika planlanan kısa-cık tatil planım...

Bu sabah mayış mayış zor uyandım yine. Öğlende katılmam gereken bir organizasyon vardı ama üşengeçlikten gitmek istemedim. Öğleden sonra da gökçe ile görüştük, "hadi atla bana kahveye gel" dedi. Akşama Bodrum'a gidecekmiş, hem gitmeden görüşürüz hemde epeydir görüşmediğimiz için sohbet ederiz dedim. Gittim hatun valiz hazırlıyor, bi yandan kahvelerimizi içtik bir yandan da onun yanında götürecekleri ile ilgili eksik olabilecek eşyalarını hatırlattım, bir yandan da sohbetimizi yaptık. Ne çok şey birikmişti. Gökçe ile 15 yıldır arkadaşız neredeyse, geçen yaz her gece bir barda şişelerin dibine vuruyorduk ama bu sene ikimize de bir durgunluk bir dinlik geldi, kendi kabuklarımıza çekilince sonra işi sadece ev oturmalarına çevirdik. Neyse derken laf lafı açtı, pazartesi döneceğini söyledi. Sonra İzmir'deki arkadaşlardan laf açılınca "salı günü İzmir'de buluşsak mı?" diye düşünürken, birden karar verdik. O Bodrum'dan İzmir'e geçecekti, bende buradan. Seco ve Sedef'te oradaydı hep birlikte güzel vakit geçiririz diye acilen planı oluşturduk. İzmir'e hazırda bekleyen açık biletim olduğu için bilet bulma telaşım yoktu, sadece dönüş biletimi ayarlayacaktım o kadar. Hem böylelikle Burak'ıma da bir iadeyi ziyaret gerçekleştirmiş olurum...
Malum bu sene uzun uzadıya bir tatil planım yoktu, özellikle de bu hastalık olayından sonra, hem öyle denize havuza girecek şartlarımda yok malsef, ultra steril olmam gerekiyor uzun bir süre... zaten kaçamakların, aniden karar verilen seyahatlerin insanı olarak ne zaman nerede olacağım pek belli olmuyor, kim bilir bakarsın bir ege turu yaparım. Daha çok yolculuk yapmak, gezip görmek maksatlı birazda içinde macera olanından bi kaçamak olacak bu. Tabi bu planlarımdan mucizenin henüz haberi yok, önce hafiften izin istiyor yollu soracağım, nasıl olsa itiraz etmeyecektir hem belki koca bir yaz tatilsiz üstelik yoğun iş temposunda helak olmuşken hemde İzmir'i çok seviyorken belki o da gelmek isteyebilir. Dedim ya sürpriz sürpriz.... herşey sürpriz olsun, ama kötü sürprizler olmasın lütfen... Hem neyin fazlasını istedim ki bu güne kadar, sağlık huzur ve mutluluk, bunların hepsi içinde biraz para :)  biliyorum bunlar zaten illaki olmazsa olmazlar ama valla ki yemin ederim fazlasıyla işim yok:) Sağlıklı olayım, sevdiklerim sağlıklı olsun hayatta mutlu olsunlar bende mutlu olayım, sevgilime çok aşık olayım o da bana çok aşık olsun, biraz heyecan biraz eğlence bunların toplamı zaten huzur oluyor, hayatımı devam ettirebilecek kadar da param olsun, bitti gitti işte, 5 satırdır aynı şeyi anlatmaya çalışıyorum, ne zormuş lan şuncacık şeyleri istemek dilemek, tevazu göstermek " ama o kadarcık, ama şu kadarcıkk, birazda bu kadarcıkk olsunnn" demek. hooff darlandım. gidiyorum ben.... gittcem iştee....
öperimm

29 Temmuz 2010 Perşembe

gergin, asabi, huysuz, sevimsiz ve hırçınım bu gün.

tamam gerginim. kabul ediyorum. ben ki ergenlik döneminde bile sivilce çıkarmamışım, ben ki regl dönemlerinde depresyona girmemiş bi hatunum. bu yüzden de üzerimdeki bu  sebepsiz! negatif enerjiyi neye bağlayacağımı bilemedi!. Televizyondaki sinir bozucu bir reklamla bile kendi kendime konuşup kavga ediyorum. "Vay çakal vay, sen o kampanyayı benim külahıma anlat" gibilerinden homurdanıyorum. annemle de sudan sebeplerden tartışıyoruz, ya bize ayrı evlerde yaşamak yaramadı, yada benim bir süreliğine eve geri dönmem. bilemedim. şu an için beni neyin mutlu edeceğini bilmiyorum. mutsuzlukta değilde gereksiz bir huysuzluk var üstümde. saat başı bişeyler yeme ihtiyacı duymaktan da nefret eder oldum. tiksinip ağzıma tek lokma sokamayacak hale gelene kadar mı böyle devam edicem onuda bilemedim. Al işte gerzek biri daha. Tam da şu yazıyı yazdığım sırada cep telefonum çaldı, arayan kişi, girişimci ruhlu, ama psikopat derecede yapışkan bi tip. Zamanında bi iş yapmaya kalktık vazgeçtik falan neyse, beni sürekli telefonla arayıp saatlerce esir alırdı zamanında. o biçim rahatsız olurdum ve bunu belli ettiğim halde ısrarla arar sorar boş gevezelik ederdi. şimdi yine çağrı atıyor!! bir de ben arayacağım haaa!!! Malmısın be adam gıcık oluyorum sana ve telefonlarını bilerek açmıyorum msn den facebooktanda engelledim seni bu kadar salakmısın yahu!!!
o yetmezmiş gibi bir arkadaşım facebooka sürekli yeni fotoğraflar koyuyor ve sürekli taciz ediyor o da. "hadi fotoğrafıma yorum yap, hadi bilmem ne yaz sevgilim görsün,  hadi şu fotoğrafı beğen" falan diye. bunu yıldırıp yaptırana kadar devam ediyor. bazen sırf pislik olsun diye yazmıyorum bilerek ama dayanamıyorum sonunda sussun diye yazıyorum kendimce çok sevimsiz ve en samimiyetsizinden bi kaç kelime.sonra ne kadar ottan boktan mevzulara kafayı taktığımı düşünüp iyice deliriyorum.  böylelikle tahammüllerimin bağlı olduğu ipler aşırı derecede aşınmadan giderek inceliyor ve ben kopuşlara geliyorum işte o zaman. hiç birşey yapmadan evde oturmak yemin ederimki bir meziyetmiş!!! bunu dönem dönem yaşasamda hiç bu kadar gerildiğimi hatırlamıyorum. hani biri ağzını açıp "gıg" dese, elimin tersiyle çok pis kayıcam. görsen dersin "bu yaştan sonra emo tribine mi bağladın" diye işte o zaman çıkar sokağa yangın vaar diye bağırırım valla. sanırım gitmem lazım. çook ama çook uzaklara!!!!

Bütün CV lere kafam girsin!!!


Düşündüm düşündüm, "ben uzun zamandır ne yapmıyorum?" dedim kendime, ve buldum. Evet iş başvurusu yapmıyordum epey bi zamandır. Gelip geçici şirketlerle gelip geçici işler yaparak, freelance çalışarak geçirdim koskoca yazı. En son bir ay önce kadar yaptığım iş başvuruları sonucu birsürü aja.ns la görüşmüştüm. Hatta X firmalardan biri, ünlü bir ailenin çocuklarının ajansı, bayada kalite işler yapan ajanstı.Çok istemiştim orasının olmasını.  İlk görüşmemiz gayet güzel geçmişti. 12 başvuru arasında ilk 3 tesin demişlerdi. Ertesi gün ben başka görüşmelere devam eder, telefon edip "Rapunzel hemen gelebilir misin? seninle bir kişi arasında kaldık, tekrar değerlendirmemiz gerekiyor" dediler. Yüzdüm yüzdüm kuyruğuna geldim kesin olacak diyerek hoplaya zıplaya gittim tekrar ajansa. Bu defa daha sohbet havasında geçen görüşmemizde yine benim rakibime göre bir kaç adım önde olduğumu söylediler. Diksiyonum, enerjim, görünüşüm, işi isteyişim, iş bilgim, muhabirlikten ve fotoğrafçılıktan geldiğim, cv'mdeki iş tecrübeleri falan hepsi çok iyiymiş. Şişirdiler de şişirdiler. Aman allahım hem uçuyorum, hemde  mahçup mahçup teşekkür ediyorum. Bir yandan da "yok artık, kesin oldu bu iş" diyorum. Yine bir takım soruların ve muhabetin ardından ikinci görüşmeyide tamamlamıştım. Üstelik bu defa daha da emin olarak. Çıkarken, "bu akşam olmadı en geç sabaha kararımızı haber veririz, umarım hayırlısı olur" dediler. el sıkıştık. Ben salak tabi o gün ve o günden sonra aldığım bütün randevuları iptal etmiştim.  öncesinde gittiğim diğer yerlerde bu ajanstan daha iyi olmadığı için de olabilecekleri geri çevirmiştim. Ne akşam, ne de sabahında, bırak olumlu olumsuzu bildirmek için bile haber vermemişlerdi. "Onun bunun çocukları nasılda oynadılar benimle" diye bir ağlamadığım kalmıştı. Sonra sinirlendim başvuruları kestim. Sanki millet kapıma dayanmıştı, meraktan ölmüşlerdi "bu kız niye başvuru yapmıyor bize" diye. Ajansın birine kızdım diye kendi kendime tribe bağlayıp, "yok lan size cv mivi" diye tavşan dağa küsmüş dağın haberi olmamış efsanesini hayata geçirmiştim. 

Bu sabah mucizemin telefonuna uyandım yine öğlene doğru,  Kendisi sabahın köründe kargalardan önce uyanıp işlerinde koyulduğu için uykudan uyandığımı anlayınca yine başladı tabi söylenmeye... "tembel, uykucu, bıdı bıdı.... ne olacak senin bu hallerin.... vs.. vs" Kafam zaten pilot, hala uyku sersemi uçuştayım, bide sevgilinin sesiyle uyanıyor olmanın şapşal mutluluğu var...tabi kısa sürdü, bu disiplinli çalışkan, işkolik adamın sesiyle uyanamak çok zordu. Sanki o benim patronummuş bende her sabah işe geç kalan telefonda uyandırılan azar işiten bir personelmişim gibi.... höytt....  bir anda uyanıverdim. Bana bak sevgili!! bana Asalak muamelesi yapamazsın tamam mı!!!! diye çemkirdim içimden..... tısss....

-Adam haklı lan hayvan! Aylardır her öğlen mütemadiyen seni uyandırmaya çalışıyor. İbnelik yapma, kalk iş ara, sorumluluk sahibi ol, bir düzene gir!!!

Kahvaltımı bitirmeden, kahvemi alıp oturdum bilgisayarın başına. Önce Cv mi tekrar gözden geçirip düzenledim sonra başladım nokta vuruşları yapmaya. Bıktım usandım gerekli gereksiz bir sürü ilan okumaktan. İlanlara da güven olmuyor, oturdum tek tek ajansların sitelerinden, direk adreslerine mail gönderdim toplu olarak. Şimdi otur bekle işin yoksa. Telefonumla birlikte cebimde kağıt kalem taşıyorum, biri ararsa hemen adresi not etmek için. Sinir bozucu bir bekleyiş bu. 

Celly Gelince Yapılacaklar

O kadar çok özledimki onu, özellikle de bu aralar sürekli çeneme vuruyor. Her an heryerde "Biz Celly'le......." diye başlayan cümleler kurmaya başladım. Arkadaşlar söylüyor, "anlaşıldı çok özledin" diyorlar. Odamda ki gardropta asılı duran şahane bir fotoğrafımız var. Koskocaman hemde. Ne zaman baksam öyle dalııp dalıp gidiyorum. Bebekliğinden beri hiç değişmedi. Bu yaşıma geldim hala ondan daha güzel bir bebek görmedim. Doğduğu yıl ben 5 yaşındaydım, oyuncak gibi verdiler elime. Kuzenim diyemiyorum, "Canım kardeşim" o benim tek kardeşim...  Bebeğim, arkadaşım, kardeşim kuzenim. Canımın yarısı. Hala da ondan daha güzel gülen birini bilmiyorum. Neyse bu kadar edebiyat yeter, geldiğinde hakkından gelicem bunca zaman ayrı kalmanın. Eşşek kere eşşek bu sene yazokuluna kaldığı için bütün bir yazı ayrı ayrı geçirdik, belkide ilk defa bu kadar uzun süre ayrı kaldık. Bu yüzden yapılacak çok şey birikti. Hergün msn de bişey buluyoruz, "gelince şunu da yapalım, bunu da yapalım" diye... Bende durdum ve bunları bir liste yapmaya karar verdim.


Celly Gelince Yapılacaklar
Önce bir kaç defa sabaha kadar oturup sabaha kadar olan biten ne varsa konuşulacak.
Sarmaş dolaş uyunacak
Kahvaltı sofrasında uzun uzun sohbetler yapılacak.
Birsürü şeye katıla katıla gülünecek
Gerekirse ağlanacak.
Fotoğraflar çekilecek.
Sonra The Jon's ekibi toplanacak.
The Jon's ekibinden S&P kardeşlerle sabahlanacak
Pijama Partileri yapılacak
Tabu ve Jenga Partileri yapılacak
Dört koca kazık Geleneksel LunaPark eğlencesine  gidilecek, kusana kadar bütün oyuncaklara ve özellikle çarpışan arabalara mutlaka binilecek!
Çarşı pazar gezilecek, ıvır zıvır alışveriş yapılacak
Sinemaya gidilecek
Taksime gidilecek
Ortaköy'e gidilecek
Karaoke yapılacak
Birlikte babannemde kalınacak, babannem bolca mıncırılacak.
Okuduğumuz kitaplar ve dinlediğimiz şarkılar change edilecek
Herhangibir sahil kenarısında çekirdek çitletilecek
Bütün kuzenleri toplayıp bir gece hep beraber eğlenmeye gidilecek
Asıl bomba, Mucizem ile Celly tanıştıralacak, birlikte bir program yapılacak:))
Hatta ve hatta, hazır Celly buradayken, diğer kuzenler ve yakın arkadaşlarımla da bir tanıştırma gecesi yapsam iyi olacak :) gecikmeli olsada güzel fikir. aferim bana iyi akıl ettim.


Şimdilik aklıma gelenler bunlar... hele bi gelsinde yapılacak çok şey var....
Canım Celly'm (Jonem) seni çok seviyorum....

27 Temmuz 2010 Salı

başlık yok

Dün gece yine balkon seranomisindeydim, Sabah 6 ya kadar oturdum. Gece gece oturup kahve içmek hangi akla hizmetse. Neyse önce gece 3 gibi uykum gelir gibi olmuştu, sonra başladım internette yine H.P-V vir.üsü ile ilgili araştırmaya. Hep aynı şeyler, kimi yerlerde içimi rahatlatan, kimi yerlerde içimi karartan yazılar okudum.Aynı zamanda bu ay yaşayacağım Kon.d-ilom Ko.ter-izasyon  tedavisi ile ilgili de biraz kurcaladım. Bu kondilom koterizasyon tedavisi kısaca şöyle "Yüksek tek kutuplu voltajın kullanıldığı bu yöntemde minimum 2000 volt ve 100-1000 miliamper akım kullanılarak, gen,ital siğ.iller  termal hasar sonucu tahrip edilmektedir. Tek geni.tal siği.lde olabildiği gibi  çok sayıda genit.al siğil.lerin tedavisinde de başarı ile tedaviyi sağlayabilmektedirler.
Hasta jinekolojik masaya alındıktan sonra koter cihazının negatif poları hastanın cildine değecek şekilde kalçasının altına yerleştirilir. Eğer ge.nital si.ğil sayısı az ise lokal anestezi, çok ve yaygın ise genel anestezi uygulandıktan sonra genital bölge önce antiseptik solüsyon ile silinir, daha sonra anestezinin de sağlanması ve etkisin de başlaması  ile koter kalemi ile lezyonlar teker teker yakılır. İşlemin süresi lezyonların sayısına ,yerine ve büyüklüğüne göre değişse de yakma işlemi genelde kısa sürmektedir. Yakma işlemi bittikten sonra bölge tekrar antiseptik solüsyon ile silinip yakılmış bölgeye koruyucu bir krem sürülür. Hastaya daha sonraki genital bölge bakımı anlatılıp kullanacağı kremler ve antibiyotik ile ağrı kesici reçete edilir" 



pek kısa olmasada özetle tedavi uygulama şekli ve sonrası böyle. Bununla ilgili olarak hastane ve fiyat araştırmasıda ayrıca bi çalışma istiyor. Hastalığın en önemli handikapı, bağışıklık sisteminin güçlü olup olmadığı aslında. Nekadar güçlü bir bağışıklık sistemi olursa virüsün vücuttaki hasarı ve tedavi komplikasyonları o kadar az oluyor ve daha çabuk iyileşme sağlıyor. Neredeyse bütün vitaminlere ihtiyaç var.  Gün yavaş yavaş aydınlanmaya başlıyordu. Not defterine yazdım ne gerekiyorsa, çeşitli bitkiler, abcdefghijklmnopres.... vitaminlerini herbirinin neler içerdiğini tek tek yazdım, uzak durmam gerekenleri de ayrıca bir sütüna büyük puntalarla yazdım. sigara, çay, alkol, kafeinli hertürlü içecek vs. Yaptığım listeyi buzdolabına astım. Yemem içmem gerekenleri ve yememem içmemem gerekenleri... Evdekiler durumu bilmedikleri için bunun sadece sağlıklı beslenme listesi olduğunu söyledim onlara da. İlaçlarım odamdaki çekmecede bir katilin cinayet aletlerini sakladığı gibi saklanıyor. İlaçlar ortaya çıktığı anda -ki annem google canavarı olduğu için ne var ne yok herşey ortaya çıkacaktır. Bu yüzden de hem yalnızlık anlamında hemde gizliliği korumak anlamında ciddi bir efor sarf ediyorum. Uyumak için yattığımda gün aydınlanmıştı. Yatakta uyuyana kadar geçirdiğim sürede şimdiye kadar tükettiğim ve tüketmeye de devam ettiğim sigara alkol çay kafeinli her türlü içecek gözümün önünden film şeridi gibi geçti durmadan. Şimdilik sakinim. Sabah annemle kahvaltı ettik,birazdan da kalkıp ortalığı toparlayıp hazırlanıcam. Bu gün mucizem geliyor, hatta şu İstanbul'da ama işleriyle ilgileniyor. Akşama doğru buluşucaz. Canım hiç birşey yapmak istemiyor. pffff :(


Not. Hatsalıkli ilgili terimlerin aralarına saçma sapan noktalamalar koymamın sebebi google taramasında çıkmaması içindir. Lütfen ayarlarınızla oynamayınız.


Not 2: Fotoğraftaki kızın yazı ile uzaktan yakından alakası vardır çünkü kendimi bu kız gibi, vücudumda ve ruhumun derinliklerinde taşıdığım virüse dil çıkartıp sitlemiyor gibi hissediyorum. 


Günün şarkısı, sadece kendime.

öperim.

polemik

Feyzbukta iletisine "beşiktaş camiasının kandili kutlu olsun" yazmış bi arkadaşım. Din ve futbol işlerini birbirine karıştırmak yanlış bence, şimdi türbanlıları trübünlere almayacaklar. memlekette kaos yetmezliği var ya hani, e serde de polemikcilik de olduğu için vay futbol severin haline diyim ben... gerçi trübünlerde hiç türbanlıya rastlamadım ama olsun yinede öyle çağrışım yaptı işte.
gereksiz.

26 Temmuz 2010 Pazartesi

ekşisözlük; "böyle birşey yok ama olabilirde"

Off çok darlandım şimdi, hele bir sor niye, şimdi hani bazı şeyleri gogle da arar sorarız ya,  ben bu arayıp sorma işlemini birde eksisozluk'te yaparım, durdum durdum kendime bir kaşıntı bulucam ya, tuttum yazdım "delirapunzel" diye bir de baktım ki gördüğüm içler acısı "böyle birşey yok ama olabilirde" yazıyor. yazık lan bana, çok fena halde gereksiz bir bilog yazarı gibi hissettim kendimi, hani "olsada koduk olmasada koduk" cinsinden. yok öyle binlerce okuyucum olsun beni herkes tanısın derdinde değilim ama kendimi nüfus kayıtlarında gözükmeyen, yada yaşadığı halde ölü gözüken, şapşal bir nüfus memurunun gazabına uğramış yurdum insanı gibi hissetmeme sebep oldu. çok hüzünlendim blog çokk. bunca yıldır dişimle tırnağımla ojeli ojesiz çeşitli parmaklarımla yazdığım blogum ekşisözlükte kimsenin aklına gelmemiş. nasıl bir ezikliktir bu yarebbim. birgün ezik ama grurlu bir kız vardı diyecekler biliyorum o zamanda ben onların entry lerine sokucam... lanet olsun içimdeki sözlük sevgisine, artık aramızdaki bütün bağlantıyı kesiyorum.
kutsal bilgi kaynağıymışşşş peeeeehhhh!!! pabucumun kaynağı!

içime kaçmış çeşitli ruh hallerinin kavgası var bu gece...

Düşündüm de ne zaman evden uzun bir süre dışarı çıkmasam, bir süre sonra mongollaşıyorum. Yanımda konuşulanlara  sadece hee-hıı- aa-ee gibi maximum 3 pekişik harf dışında bir tepki vermiyorum. Karnım acıkmasa bile sürekli bişeyler yiyip içesim geliyor, buzdolabına heycanlı bir geçiş yapıp, ne aradığımı ne gördüğümü aslında buzdolabına niye baktığımı bile unutup kapatıp tekrar yerime geri dönüyorum. (Yerim; balkondaki masa ile büyük büyükanane den kalan berjer koltuk arası) sonra uzun uzun düşündüm. son altı aydır neredeyse adam gibi sarhoş olmamışım, içip içip bar tuvaletlerinden toplanmamışım, istiklalde naralar atmamışım, isyan çıkartıp milleti ayaklandırıp hadi bu gece çıkıyoruz gelmeyenin götünü keserim dememişim, cuba ya gidip sabaha kadar topuklarım kanayıncaya kadar salsa bachata yapmamışım, peyotede ki barmeni uzaktanda olsa süzmeye bile gitmemişim. hiç bir yarayı kaşımamış, hiç bir entrika çevirmemişim. içimdeki şeytan ölüyomu lan noluyo derkene balkondaki masa ve koltuk arasında sıkışmış bir beyinle,titresemde kendime gelemedim. neden mi çünkü benim 42 yaşında bir sevgilim var. tamam ayıp değil söylüyorum çatlamayın benim yaşım 26. o bana çok mani olmasada hatta o benim eski hallerime göre en az benim kadar deli bir ruha sahip olsada, kendi kendimi kastırıp sıkıştırmış içimdeki manyağı akıllı uslu bi hatun yapmışım. fazla romantik fazla kozmetik, yüksek topuklu, iç güveysinden hallice bir mongol olmuşum. artıııı (+) 12 yaşında ergen bir kızın müstakbel üvey annesi olma çabası da buna etken bi faktör olsa gerek. bu bihterizm devrimi beni bozdu kesin..... kendimi kendi kendime asimile etmişim, gereksiz bir olgunlaşmaya girip zaaflarımla oynamışım. tabloya bakılırsa alkolden ve gece hayatından uzak gayet dezenfekte bir hal almışım. amma velakin bu gece arkadaşlardan birinin "hadi taksimeeee" demesiyle damarlarımdaki kan gımış gımış etmeye başladı. nefesimi tuttum ve inceden bir red çekerek, bu geceyi pas geçtim. bu farkındalığın ardından ve devamında sanki diğer arkadaşların "perşembe cubadayız", "çarşamba nevizade de doğumgünüm var" demesiyle iyice zıvanadan çıkartıldım. ve ruhum isyan bayrağını çekti. sabah uyandığımda farklı düşünürmüyüm bilmiyorum. ama o çıtı pıtı, deli manyak,  arkadaş ortamlarının, sahnelerin ve pistlerin aranılan yüzü, büyük organizatör sanırım sahalara acilen bir dönüş yapacak. ha diyeceksin ki altı ay öncesi marifetmiydi, o hallerinle bi haltmıydın? değildim elbett, ne varki sadece sevgilisiyle eğlenen, sadece sevglisiyle içebilen, sevgilisiyle sosyal olan o kızlardan değildim ben. mucizemi çok seviyorum, onunla geçireceğim zamanları hiç bir atraksiyona değişmem ama yinede içimde ki bu , evde mongol, sevgilisine bağımlı, mutluluk kriterleri indirgenmiş insan ben değilim. çık dışarı şerefsiz diye höykürüyorum bu gece. noolur, bu gece çık içimden ve beni rahat bırak diye bağırıyorum bütün ezikliğim ve sinmişliğimle....

25 Temmuz 2010 Pazar

Yaz dizileri ile birlikte yine ergen sorunsalımız da arttı!!!

Aylardır televizyon seyretmeyen bir insan olarak eve geldiğim günden beri televizyon karşısında uyumaya başladım yine. Yazın gelmesiyle birlikte ekranlardaki dizilerde değişmeye başlamış -ki çok geç farkettim. Kanal D'de bir diziye denk geldim. Küçük kadıncıkları ve Aşk-ı Memnu'yu aratmayacak derecede sansasyonel bir hikayesi var. Hikayeyi tam izlemeden hemen Gossip Girl'in çakması olduğunu anlamak zor olmadı. Ortalaması 17-18 yaşlarında olan bu liseli abla ve abilerimizin, dehşetengiz entrikalı yaşamları, paraya "bok" dedikleri ailelerinin varlıkları ve nüfuzlarıyla sosyetenin daha çocuk denecek yaşlarda gözde isimleri haline gelmiş hayatları anlatılıyor. İstanbul Erkek Lisesinde çekilen dizide, kızların formaları, yapılı saçları ve vamp kırmızısı rujları erkeklerin kravatları, iddaları!, okulun bahçesindeki lüks ötesi arabaları insanın gözüne gözüne sokuluyor. Ailelerin yaptıkları en iyi şey çocuklarını para ve gösterişle, onlara sundukları imkanlarla mutlu ettiklerini sanmaları. Hayatları kolay gibi görünsede, ergenlik döneminin çok çok ötesinde 30 yaş üstü yetişkinlerin yaşadıkları olaylara hakimler.
Birçok şeyi kendi içerisinde daha aşamamış bir ülkede NewYork açılımlı bir diziyi bizim gençlerimizin ve ebeveynlerinin sindirebilmesi çok zor. Zaten kişilik bulma olayını çok zor tamamlayabilen ergenlerimiz, bu dizileri izledikçe ne hale gelecek allah bilir!
Şimdi "bu hayatları yaşayanlar yok mu?" Olmaz olur mu? Hemde nasıll!! Bizzat yaptığım işlerin sebebiyle fazlasıyla girdiğim zamanlar oldu bu hayatların içine. Yaptığım organizasyonlar arasında tekne de doğum günü ve mezuniyet partileri çok oldu bu yaşları kapsayan zengin ve sosyetenin ünlü ailelerin çocuklarıyla. Bunların içinde aynı dizide olduğu gibi cemiyetin ünlü simalarından çok ergene rastladım. Zaten en çok kafa yorduğum kısımda hep bu olmuştur. O 17 18 yaşlarındaki kızların giydikleri elbiselerle yapılı saçları ve makyajları, halleri tavırlarıyla nasıl bir anda 30 yaşına erdiklerini anlayamadım gitti. Yani dizilerde cast yapımında neden bu yaşlara uygun oyuncular seçilmiyor diye düşünmenin bi anlamı yok. Kaldı ki bu dizide de anlatılmak istenenin bu olduğu kesin. Ama bizim insanlarımızın ve ergenlerimizin ne anlayacağını kendilerine nasıl bir pay çıkaracağınıda merak ediyorum doğrusu.
Filmin özetini bir kaç sahnede verebilmem mümkün, şöyleki;
Simsiyah saçları, mankenlere taş çıkaracak bir fiziği ferhunde ve bihteri halt edecek entrika zekası ve o kırmızı rujuyla, sadece hırsları uğruna eldetmek istediği erkekle okul çıkışı bi suitte yatan, sonra o erkeğin, gece gelen telefonla, aslında başka bir erkekle fink atan (ki bunların hepsi aynı okulun çocukları) kızın yanına giden, ertesi gün gece clubune girer gibi her zmaanki kılıklarında okula el ele gelen altlarında son model arabaları kullandıkları sınırsız paraları, yakışıklılıkları ve karızmalarıyla ekranlarımızda boy göstermeleri ve üzerimizde bırakacak etkilerini çok yakında hep birlikte göreceğiz.
Düşündümde Lan, kavak yelleri çizgifilm gibi kaldı bunların yanında :) hani tetem bize biz tetemlere.... durumu vardıya burdada "sevgilim beni terk ederse arkadaşımınkiyle çıkarım onunlada ayrılırsam onun arkadaşıyla çıkarım olmadı eski sevgilime geri dönerim bunalıma girer hepsiyle de yatarım baktım olmuyo bi kaç bölümlüğüne ölür ekşın yaparım sonra geri dönerim. nasıl olsa kankam yeni sevgililer yapar bu arada yine beraber otlanırız" teması üzerine kurulan bir gençlik dizisiydi:) Allah beterinden saklasın ergenlerimizi ne diyeyim...
90'ların çocukluğunu ve ergenliğini yaşamış biri olarak sanırım bizim gençlik dizilerimiz daha bi dişe gelir şeylerdi. Show TV de 1992 yıllarında yayınlanan "İlk Öpücük" vardı. orjinal adı Fransız yapımı olmasından dolayı sanırım premier basier dı. "Kriri aşkım" diye bi karakter vardı hatta :) ve onun hemen ardından yayınlanan Gençlik Rrüzgarları vardı Joanna, Helen, Christian, Cason.... tabi karakteri şu an karıştırıyor olabilmem kuvvetle muhtemel :)
Yani ben bu dizileri geri istiyorum arkadaşlar.... Cesur ve Güzel'in Yalan Rüzgarlarının bile şimdikerin yanında masum kaldığı dizilerimizi istiyorum.... Kendim için değil vala ki:) tamamen toplımsal ergen sorunsalımız açısından:)

Hayatın benden aldıklarını neresine soktuğuyla ilgilenmiyorum, yenileniyorum....

"Ne tuhaf, hayat sürekli yeniliyor herşeyi...." diye düşünüyordum. Yarım bıraktım kafamdan geçen alt yazıyı. Mutfağa gidip anneme bakmak istedim, mobidiğim biber haşlıyormuş, turşusunu yapacakmış. Sonra dolaptan bi armut alıp balkon masasına geçtim. Alt yazı olmaktan çıkmasını istediklerimi yazmak istedim...
Evet, Ne tuhaf, hayat sürekli yeniliyor herşeyi.... Bitmez dediğim ne çok şey bitti, gitmez dediklerim, olmaz yapamam dediklerim... Hep bittiler, hep gittiler, herşey değişti... Dayanamam sandığım ne çok şeye dayanabildim. Çocukluk arkadaşlarım, mahale okul arkadaşlarım, ailemden insanlar, büyükler, büyüyenler, çoktan büyüyüp göç edenler.... Sevgililerim, aşklarım.... Yarım kalanlarım, yarım kalan yanlarım.... Herşey kaygan bir zeminde geçip gitmiş ömrümden.... Kazandıklarımda oldu elbette, sevinçlerim, mutluluklarım dostlarım, düzgün bir ailem.... Demek istediğim geçmişe ağlanmak değil bunları yazarken .... Farkettim ki şu hayatta olmazlarım kalmamış artık. Herşey olabilir, herkes gidebilir, herşey yapılabilir... Tam tükendim dediğin anda bir mucize gelip beni bulabilir! Bütün aldatılmışlıkların üstüne yeniden aşık olunabilirmişim. Bir gün ve yine bir gün hep bu nakarat başa alabilirmiş....

Şimdi düşünüyorumda iyi ki başlamışım hep yeniden. Herşeye rağmen müteşekkirim bu hayata beni hep kendisiyle birlikte yenileyebildiği için. Her ne olursa olsun savrula savrula yıkıla yıkıla da olsa bir şekilde hep yeniden başlayabildiğim için. Bana sunduğu mucizeler için....
Annem, çocukluğundan, bir kaç sene öncesine  kadar delik br kalple yaşamış meğer. Geçtiğimiz yıllarda açık kalp ameliyatı olup kalbindeki delik kapatılmıştı. Ah o zamanlar. Annem ameliyattayken ve hastane süreci boyunca, "hayat sadece annem için olsun istemiştim. Benim herşeyimi alsın, işim gücüm sevdiğim ne varsa herşeyim alınsın hiç birşeyim olmasın sadece annem olsun iyileşsin yaşasın mutlu olsun" demiştim. Ameliyat sonrası doktor annem için benim tek çocuk olduğumu bilerek, "doğum yapmış olması bir mucize!, bu delikle hem doğum yapıp, hem bu yaşına kadar yaşamış olması bir mucize!" demişti. O gün inanmıştım mucizelere....
Ben annemin mucizesiydim. Ve yenilmek, yenilenememek bir lüksüm yoktu.İçimdeki mucize kız çocuğu bir gün Mucize bir adamı sevdi. Müjde gibi girdi hayatıma, bahar gibi... Mucize bir bebek gibi sevdi beni, mutlu etti. Ama ne yazıkki "artık anlıyorum" dediğim zamanda gelmişti. O geldiğiinde ben herşeyden vazgeçmiş, kalbimi kendime saklamaya karar vermiştim. Şimdi varlığında her an herşeyin bitebileciğine, herkesin bir gün gidebilme ihtimaline inanıyorum. Güçlüyüm demek değil bu, rüzgara yürümek, fırtınaya hazırlıklı çıkmak.... Üzerine üzerine gelen frenleri patlamış bir kamyona gülümsemek, hepsi bu....

Ben yazıya başlamadan az nce aradı, yarın ne zaman buluşacağımızla ilgili konuştuk. Birde gelirken bana giyilmiş bir giysisini getirmesini istedim. Kokusunu özlüyorum.... uyumadan her gece mutlaka arar, sesini duymadan uyuduğum geceler huzursuz geçiyor ki çok nadirdir bu. Uykudan bayılmak üzere bile olsa mutlaka "ben yatıyorum sevgilim" der ama illaki der. "İyi geceler sevgilim, iyigeceler Mucize'm..."Umarım bu defa masalım mutlu sonla biter....


Hala balkondayım, annemin gündüz yaptığı Alinazik'ten tırtıklamadan yatarsam gözüme uyku girmez... Atıştırıp ilaçlarımı alıp yatarım....

Öperim.

4 Temmuz 2010 Pazar

özet

vakumlanmış gibi bir hayat yaşıyorum. bir kavanozun içine sıkıştırılmış kurbağa gibiyim son iki aydır. evden ayrılalı neredeyse iki ay oluyor. zeyno'ya yerleştim haftada bir eve uğrarken, son olarak üç hafta sonra bu gün gelebildim annemle babamı görmeye. babam hergün telefonda dolaylı yollardan beni özlediğini söylemeye çalışıyor. o pek beceremesede ben anlıyorum. babam beni çok özlüyor.
bir organizasyon şirkeiyle çalışmaya başladım. gecem gündüzüm birbirine karışıyor. çalışmaktan geri kalan zamanlarımda sadece uyuyorum. eve geç geldiğim için sabah vakitlerine kadar zeyno ile günlük kritiklerimizi yapıp öğleden sonra işe gidiyorum. hergün neredeyse aynı tempoda geçiyor.
muzice ile sıkıntılarımız artmaya başladı. ilk günlerdeki heycanımızı kaybetmemiz çok uzun sürmedi. ilk zamanlar öncelikli işlerini erteleyip iki günde bir beni görmeye istanbul'a gelen adam, şimdi haftada bir istanbul'a işlerini halletmeye geliyor,önce toplantılarını görüşmelerini yapıyor, dönmeden bir iki saat önce de beni görüp gidiyor...
işleri olmasa kızına vakit ayırıyor, kızı yanında olmadığı zamanlarda da işleri oluyor. bende sağdan sönük bir yıldız gibi kayıp duran yıldız gibiyim... tüm bunların yanında beni ne kadar çok özlediğini söylesede, hayatında çokta önemli bir yere sahip olduğumu düşünmüyorum. gittiği yere kadar gider diyorum ve hayatıma devam ediyorum....

birde fotoğraf makinesi aldım kendime son kazandığım parayla. o kadar mutluyumki anlatamam. oyuncağını kaybedip yeniden bulmuş çocuklar gibiyim.

arayı çok açtığımın farkındayım ama durum vaziyet budur işte.

öperim.

15 Mayıs 2010 Cumartesi

sabah saatlerinde korkulu, öğlen saatlerinde sıkıntılı, akşam üzeri mutluuu, akşam heycanlı, şu saatlerde ise yorgun bir gece geçiriyorum.... başım çatlamak üzere....
 akşam üzeri mutlu olmamın sebebi sevgilim buradaydı, bi kaç saat görüşüp dönmek zorundaydı, ama yarın yine geliyor.... :))
bu arada işlerde yolunda sayılır, bu hafta hareketli bir hafta olucak...
pc nin pili ile birlikte benimde pilim bitmek üzere... fazla zırvalamadan uyumak istiyorum

13 Mayıs 2010 Perşembe

seçmece itiraflar seç beğen al :)

bu gece oturup biraz itiraf.com cuları yoklayayım dedim, eskiden çok takip ettiğim bir siteydi. zaten böyle alengirli itiraf muhabbetlerine de bayılırım olası. bazı gözüme takılanları sizinlede paylaşmak istedim. kimisi geyik, kimisi düşündürücü, kimisi hüzünlü, kimisi komik bir kaç itiraf.... 


(kaynak; tabiki, itiraf.com )
 


Angut - kadın
İthal et haberini izlerken "Angus" cinsi sığırı "angut" olarak anlayıp "Aaa angut bu muymuş?" diyen ben, "Angut maymun cinsi akıllım" diyen kocam, "Demek inek diye maymun eti getirecekler öyle mi?" diyen ablam, içeriden hayvanlar ansiklopedisini getirip "Angut kuş bir kere!" diyen de 6 yaşındaki yeğenim olur.


Niçin ben- kadın
Kocam evlendiğimizden beri güzellik baz alındığında sevgilileri arasında ilk beşe giremeyeceğimi söyler, zayıflığımı, burnumu beğenmez beni sinir eder. En son geçen gün bana eski sevgilisinden bahsederken "Bir yürürdü, bakmayan kalmazdı" dedi. E sığır, madem bu kadar az beğendin, neden tanışmamızın 2. ayında evlenme teklif ettin? Niye özgüvenimle oynuyorsun? Onlardan birinin başını yaksaydın ya, benim günahım neydi? 
 
Akıl küpü çocuklar- erkek
"Hocam çok zayıflamışsınız" cümlemin ardından yanımızdan geçen öğrencimin "karakter olarak " demesiyle küplere binen okul müdürümüz öğrencimi odasına çekip azarladı. Ardından ben odama çektim ve 0 yazdım adının yanına. O odadan çıkınca da sağına bir 0, soluna 1 yazıp sisteme işledim. Pişman mıyım? Hayır! Kim demiş çocuklar bir şey bilmiyor diye. İnsan sarrafı bunlar, insan...
 
Evlilik halleri- kadın
Saç, makyaj, ortam hazırlanır. Saten gecelikler giyilir, sevgilinin karşısında müzik eşliğinde dans edilir... Çok geçmeden "Evlilik böyle bir şeymiş demek ki!" dedirten o cümle gelir: "Oynayacağına gelsene yanıma." Ve dank diye yeryüzüne inilir... 
 
Kaşı beni- kadın
Hayatımda ilk dafa gelecek hafta bir ilişkiyi bir yıl sürdürebilmenin gururunu yaşayacağım. Ama öte yandan, tek bir erkekle sorunsuz, problemsiz, düzgün bir ilişki yaşamak bana o kadar zor geliyor ki, arada başka erkeklerle buluşayım, beni kıskansın, problem çıkarsın, ilişkim hareketlensin istiyorum. Ama hayır! O çok olgun davranıp, kıskanmıyor bile. Ve kendisi de başka kızlarla flört de etmiyor. Baktım olacak gibi değil, şimdi ona yetişkin dergileri alması, içinden çıkan kadın posterlerini evin dört bir yanına asması, internette benimle videolar izlemesi için baskı yapmaya başladım. Biliyorum biliyorum, kaşınıyorum!
 


Çamaşır- erkek
Kararlı bir ses tonu ile "Üzerindekileri çıkart!" dedi, heyecanlandım. "İç çamaşırlarını da." dedi, havaya girdim. Ama ben nereden bilirdim makineye çamaşır atacağını.
 
 
 
Gözler ve bakışlar- erkek
Tam 6 sene önce bir maganda yüzünden kaybettiğim sevgilimin gözlerini, birkaç ay önce başka bir kadında gördüm. Şekli, rengi, hatta kirpikleri bile aynıydı. Tanıştık ve 1 aydır çıkıyoruz. Ama ne yazık ki ben gözleri değil, bakışları özlüyormuşum. Gözler benzeyebiliyormuş ama bakışlar benzeyemiyormuş... Şimdi hangisine ihanet ettiğimi bir türlü bulamıyorum ve çok mutsuzum
 
 
Yazık çok yazık - kadın
Kocamın erotik sitelere üyelikleri olduğunu öğrendim, çok gücüme gitti. Utandım, yakaladığımı bile söyleyemedim. Boğazım düğümlendi, canım acıdı. Erkekler hiç büyümezmiş, hep başına vurmuş ergen olarak dolaşmaya devam ederlermiş, konum, statü hepsi hikayeymiş bunu anladım.
 
Bekçi -  erkek
Nasıl bir güven abidesiysem artık tüm arkadaşlarımın karıları, kocaları benimle dışarı çıkarsa ses çıkarmıyorlar. Ama ben yoksam sorgu, sual, kontrolün ardı kesilmiyor. Çok mu çirkinim ben? Saf mıyım? Beceriksiz miyim? İtici miyim? Boşboğaz mıyım? Sır tutamayan bir miyim? Ben olunca kaçamak neden olamaz hale geliyor? Ben bu durumdan hiç gurur duymuyorum hatta çok bozuluyorum.
 
Yalnızlık korkusu -  kadın
O silahsız kendini korunmasız hissediyor, benimse biber gazı spreyim bile yok. O kalabalık bir apartmanda şehrin merkezinde oturuyor, bense müstakil sayılacak bir evde şehre uzak oturuyorum. Onun yatağının baş ucunda çakısı, benimse ağzına kadar çikolata dolu sepetim var. O bana "Yalnızlıktan korkmuyor musun?" diyor, bense "Yalnızlıktan mı korkuyorsun?" diyorum. Evet o yalnız yaşayan bir erkek, bense yalnız yaşayan bir kadın!
 
İkiyüzlülük - erkek
Malum sitede boy boy aile fotoğraflarını gösterip ne kadar mutlu olduklarına dair sözler yazan bazı evli arkadaşlarımın, bekar evimi garsoniyer gibi kullanmak amacıyla beni sıkıştırmalarından nefret ediyorum ve kocalarından şüphe eden kadınlara sonuna kadar hak veriyorum.
 
Vefa - kadın
Şirketin kasasını kendi kasası gibi kullanmasını, şirket arabasını da özel gezmeleri için kullanmasını ve yine şirket için aldığı işleri yakınlarına paslayıp üzerlerinden para kazanma işlerini alanen yapıp benim elime o kadar çok koz vermesine rağmen susup şikayet etmememin sebebi; kocasından ayrılmış, üç okuyan çocuğunun olması, aldığı maaşın yarısı kadar kira verdiği içindi. Bugün beni şikayet edip işten attırışının birinci haftasını kutluyorum. Evet yine atalarımızın dediklerini dinlemedim ve nurtopu gibi bir maraz doğdu.
 
 
Ters taraf- kadın
Önce "Bana yatağın sağı ters geliyor." dedi, solda yatmaya alıştırdım kendimi. Sonra "Solu ters geliyor." dedi, bu sefer de kendimi yeniden sağa alıştırdım. Ama en sonunda, onun da bana ters geldiğini anladım.
 
Tuhaf ilişki - erkek
Sevgilimle birlikte karıma doğum günü hediyesi aldık.
 
Uyaran maddeler - erkek
Uyuşturucu bağımlısıyım ve sanırım çok yakın bir zamanda öleceğim. Anne ve babalara seslenmek istiyorum: Eğer bir çocuğunuz varsa, canınız pahasına da olsa onları bu illetten uzak tutun. İçim kan ağlıyor, gözyaşlarım kurudu ağlamaktan ama kurtulamıyorum. Çaresizliğin ve acizliğin en rezil hissiyatı bu. Aslında yazmak istediğim yüzlerce şey var ama kelimeler boğazıma düğümleniyor. İlk başladığım güne lanet olsun! Son bir şey daha... "Bir kereden bir şey olmaz." sözüne SAKIN inanmayın. O bir kere, sizin sonunuzun başladığı anmış...
 
 
Densiz yansıma - erkek
sunum esnasında sınıfta kendini kaptırarak projektörden duvara yansıyan konuyu sınıfa dönük anlatmaya devam ederken, okulun tanımlı bağlantısından otomatik bağlanıp kız arkadaşımın "Dün gece harikaydın." mesajını duvardaki koca ekrana taşıyan ve tüm sınıfın kikirdemeleri sonucu beni kendine getiren Msn, beni dünyada hiçbir şey senin kadar zor durumda bırakmamıştı.
 
 
Muzip adam- erkek
Eğer, yüzündeki o muzip gülüş olmasaydı "Ben sevgimin büyüklüğünden eminim, senin sevginin derinliğini ise zamanla göreceğiz!" cümlesinin çok romantik ve duygusal bir cümle olduğunu düşünebilirdim. Ama o gülümseyiş var ya o gülümseyiş...
 
Pabucumun arkadaşı - kadın
Daha ilk buluşmamızdan sonra, "Arkadaş kalalım; bu ikimiz için de daha iyi." dersen ben de sana "E biz zaten arkadaşız, benim bir erkek arkadaşım var..." derim. Ne var ki bunda?
 
Islak ıslak - kadın
Nezle olduğum bir günde burnumdan makas almaya kalkıp, sonra da eline bulaşan ıslaklıktan(!) tiksinince elini üstüme başıma silmeye çalışırsan; neden ayrıldık diye fazla düşünmeyeceksin. Zira daha ıslak(!) olmamız gereken anlar gelmeden tedbirimi almak istedim.
 
Anlamadım - kadın
Önce "Sadece kendi istediğin zaman benimle sevişiyorsun!" diye kızdım, sonra da "Sadece ben istedim diye benimle sevişiyorsun!" diye... Ben bile kendimi anlamadım, bu erkekler bizi nasıl anlasın?
 
 devam edecek...

:)
 

12 Mayıs 2010 Çarşamba

yeni bir iş, yeni bir aşk...

çok uzun zamandır yazamıyorum. bu süre zarfında hayatımda bir çok şey değişmezken bir çok şeyde ani değişimler gösterdi. bunlardan biri ayrıldığım son işimden sonra almış olduğum bir kararlar, "bir daha asla hiç biryerde çalışmayacağım" dedim. ve bir ortaklıkla kendi reklam organizasyon ajansı ve medya planlama hizmetleri üzerine kendi işimi kurma aşamasına gelmiş bulunuyorum. son onbeş gündür İstanbulda'ki emlakçılarla neredeyse akraba oldum. hem şirket hem ofis kurmak bir yandan iş bağlantıları yapmak, bir yandan da ortaklık prosedürleri oldukça vaktimi alıyor. daha işlere başlamadan yoruldum. bu hafta içerisinde karar aşamasında olduğum dairelerden biriyle, kontrat imzalamış ve mobilyaları seçmiş olmam gerekecek. ortağım malesefki işi bilmiyor onun sektörü tamamen farklı, yani sadece finansman diyebiliriz... iş hayatı yepyeni bir başlangıçla ve yepyeni sürprizlerle devam ediyor şimdilik...
diğer taraftan babamın işleri nedeniyle onlardan ayrılmam gerekiyor, aslında ben değil onlar benden ayrılıyor bir bakıma. babam da yeni iş girişimlerinde bulunduğu için evi istanbul'un neredeyse dışında bir yere taşıma kararı aldı, dolayısıyla bu hengamenin içinde bende kendi işime yakın biryerlerde ev aramaya başladım bile...

ve gelelim en önemlisine....
muhteşem bir aşk yaşıyorum...:)
aşık oldum, hemde ilk görüşte aşkın dibine vurmuş durumdayız ikimizde... hiç olmadık bi anda, plansız hesapsız ve sırılsıklam bir aşk sağnağına tutuldum resmen. öyleki onu anlatacak doğru kelimeleri bulup doğru cümleleri oluşturamıyorum bile.
malum son yaşadıklarımdan ve kaptanla olan gel gitlerden sonra tam bu defteri kapatmak üzereyken çıktı karşıma... şu an herşey çok güzel, her sabah uyandığımda aşkı iliklerimde hissediyorum... gözlerimi açar açmaz aklıma ilk gelen ve ilk duyduğum ses oluyor... aramızda epey bir yaş farkı var, benden onaltı yaş büyük, üstelik birde kızı var... oniki yaşında. şimdilik herşey yolunda, hemde fazlasıyla. yanında huzur doluyum, vaktin nasıl geçtiğini, acıktığımı doyduğumu yorulduğumu anlamıyorum, bütün sorunlardan uzaklaşıyor sadece ona ve bana yaşattığı aşka teslim oluyorum. o da öyle. saatlerce gözlerimin içine bakıp sımsıkı sarmalıyor beni. saatlerce denizi izleyebiliyoruz birlikte. latin müzikleriyle sarhoş olup, çakır keyif hallerimizle dalga geçiyoruz sonra sokaklarda, birbirimizi dinlemekten bıkmıyoruz, konuşacağımız hep birşeyler mutlaka oluyor. bazen konuşmadan anlatabiliyoruz o an ne demek istediğimizi, ben söylemeden cümlelerimi ağzımdan alıyor, bıkmadan usanmadan sevgisini özlemini hissettiklerini söyleyebiliyor. olgun, anlayışlı, düşünceli, değer veren verdiği değeri hissettirebilen, enerji dolu, yaşamdan zevk alan, mutlu olmayı bilen ve mutlu etmeyi bilen bir adam.
bunlar aşkın gözümü kör etmesiyle birlikte gördüğüm iyi halleri fakat bütün olumsuz yanlarına da kayıtsız şartsız hazırlıklıyım... bir toz bulutunun içinde yüzmüyorum elbettki. bizi bekleyen muhteşem sorunlarımız ve çıkmazlarımız olacak biliyorum ama her ne olursa olsun bulduğum bu mucizeyi kaybetmeye hiç niyetim yok....
şimdilik benden bu kadar...
 

2 Nisan 2010 Cuma

öyle işte

yalnızım. odanın ortasında. televizyonda bir kanal açık, bir programda adamın birinin intihar hikayesi anlatılıyor, kafam sadece belirli kelimelere taklıyor, hemen akabinde duyduklarımı unutuyorum. 
bir mum yaktım. sigaramın dumanını çekiyor. yersen. bir şarkı dinliyorum...  cem adrian söylüyor ;
"insanlar. yalnız ve umutlu.. bitti. bitmez dediğimiz masallar.. elimizde kalan yalanlar.. ufalmış.. incinmiş.. oyunlar..."
kulağa hoş geliyor...
yarını düşünmek istemiyorum. kimseyi düşünmek istemiyorum. içimde kötülükler büyütüyorum. içimde sevgiler, sevgililer öldürüyorum.  ellerime bakıyorum, hala narin ve ince.  dostlar beni konuşuyor diyürum yaşlanmış bir iç geçirişle.  
öyle işte.